30 Ocak 2013 Çarşamba

sen muafsındır

yine öyle bir geceydi... katran karası bir gece... 
sokak lambaları kendini bile aydınlatamazken 
yalnızlığına kaldırdığı şarabın rengini görememenin hüznü vardı 
sokak lambasının altında oturken...

ne ummuştu ki hayatından!
şatafatlı aydınlıkların onu aydınlatamayacağı aşikârdı...
zavallı bir sokak lambasından değerli olamazdı hiç bir aydınlık 
ve bir de yalnızlığına kaldırdığı şaraptan...
tam orda... 
akik yüzüğün parçalandığı yerde... 
bir kaç sene öncesinde... 
çok kişiydi... 
kalabalıktı... 
kalabalık herkese göre farklı bir tanımdır ya
ondan başka birinin daha olması kalabalıktır lügatta... 
çok kimlikli bir yaşam sürüyordu nihayetinde... 
kendisi, 
kendinde olmayan kendisi 
ve bazen de kendisinin bile tanıyamadığı 
ama kendisi olduklarını iddia eden kişilikleri... 
şimdi her birini geri istiyordu... şizofren kimliğini istiyordu...
o zaman anlamak kolay oluyordu... 
ve anlatmak kendini şimdiki gibi zor değildi... 
birden çok seviyordu sevdiklerini 
ve birden çok gülüyordu güldüğünde... 
ağlamak ise kimliklerin bedeli olur...
sen muafsındır tüm yansız yanlarından...

o hep yalnızdı, yapayalnız, kendiyle
ama şimdi yalnızlığına kaldırdığı şarabın rengini görememenin hüznü vardı...
aradaki farkı ise sizin anlamanızın imkanı yoktur...

bilmedi acı çekti o tüm kişilikleriyle 
ya da sormakta geç kaldı hep... 
değişen ve dönüşen zamanlarda 
bildi, acı çekti... zaten ' bilmek acı çekmektir '
ama yine de 'ağırdı sessizliğin çuvalı'

gitti... 
ve bu son gidişiydi...
and içti bir daha dönmeyecekti...
sarılmıştı son defa ...
çünkü bir daha hiç görmeyecekti...
gitmeseydi ya... 
kalsaydı... 
bir 
daha 
hiç 
sev-
me-
ye-
cek- 
ti
.
.
.


22 Ekim 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder