27 Kasım 2013 Çarşamba

BİR İSİMDİ SALİH

   Kaybettiklerinin hesabını yaparlar küçük çocuklar; mesela bir bilye oyunda, mesela bir oyuncak yolda… Kız çocuğuysa en fazla tokalarını kaybeder.  İşte öyle zamanlardan hemen biraz sonra tanıdım Salih’i; kolunu kaybeden Salih’iAğır gelir demişlerdi o kitap sana, ağır geldi. Uzun demişlerdi, bitiremezsin demişlerdi; soluksuz kaldım.
  Bazen siz kitapları değil, kitaplar sizi bitirir; cümleler sanki zihninize bir örümcek gibi yapışır. Örümcek ağlarının çeliklerden bile sert olduğunu biliyor muydunuz, işte o ağlar gibi örülür beyniniz de her kitapla. Belki de çok kitap okuyanlar o yüzden toplumdan soyutlanır, herkesten farklı hayaller kurar onlar hatta kitap kahramanlarına bile aşık olurlar; en çok da öyle insanlar mutsuz olur belki de. Hayalleri hiçbir zaman gerçeklerle bağdaştıramazlar. Sevdikleri, kitap kahramanları gibi olsun isterler önce, sonra kitap kahramanları sevdikleri olsun isterler, bazen kendileri kitap kahramanı olurlar. Çok karışır kavramlar birbirlerine, o saatten sonra onlar sadece okurlar. En sevdiğin kitap sorusuna cevap veremeyerekdurakladıkları zaman anlarlar deryada bir inci tanesi olduklarını. En sevdiği tek bir kitap olan sığ insanlardan uzak durup, daha çok okurlar. Nasıl ayırabilirim ki en sevdiklerimi, onlarcasını birbirinden ayırmak ne zor. Sevda ve nefreti karıştırdığım zamanlarda Adem ile Havva’yı sevdim Lâ’da, Kabil’le Habil’i sevdim. Hasan Sabbah’ı sevdim isyankar yanımlahem de Semerkant gibi bir şehirde. Babil’de ölüm oldum, İstanbul’da aşk. Ebrehe olmak istedim puslu kıtalarda; gizli kalmayı sevdim bulunmayı umut ederekAma en genç halimle Salih’i sevdim. İlk onunla başladım kahramanlara aşık olmaya, romanın içine girip orada yaşamaya ilk onunla başladım. Nar Ağacı’nın romanında yazarın fotoğraflara dalıp, fotoğraflardan içeriye girip o anı yaşaması gibi yaşadım kitapları, ben de kitapların içine giriyordum gizlice, üstelik kimselere hissettirmeden. Bir bulanıklıkla başlıyor her şey,sonrasında gönül ferahlığıyla kalıyorum orada. Kimliğimden arınıp, yeni kimlikler yaratıyorum kendine. Bağımsız yanımla dünyaya bağımlı halim arasında çoklu kimliklerimden dem vuruyordum çoğu kere ama unutuyordum bu kimlikleri kitaplardan çaldığımı. Biliyordum ben, gerçekte bir fedai olamayacağımı; ne bir kahraman, ne sarayda bir cariye ne devlete hükümdar olabilirdim. Biliyordum cümlelere dahi sığamayacak bir aşkhikayesinin kahramanı olamayacağımı, bu yüzden sahipleniyordum kahramanları. Sahiplendim Salih’i de, vatanı sahiplendiği gibi sahiplendim tek koluyla onuKaybetmenin ne denli büyük olduğunu anladım küçücük aklımla. Kaybettiğini neyin uğrunda kaybettiğini bilmenindeğip değmediğini görmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Çoğu insanın aksine kitaplara isimlerini veren başkahramanları değil, yan kahramanları sevdim ben hep. Vatan için mücadele eden binlerce kahramandan biri olan, üstüne binlerce sayfa yazılıp anlatılması gereken Küçük Ağa’ya değil, Salih’e sevdalandım küçücük yaşımda. Kaybedişine üzüldüm, isyan ettim yokluğuna kolunun, ağladım bir kolun yokluğuna. Derdi bir toka, bir oyuncakbiraz para kaybetmek olan çocuksu dünyadan uyanıp bir kol kaybetmenin acısını yaşadım bir anda. Terk edilmişliğin, dışlanmışlığının damgasını yedim aniden; zaten her şey aniden oldu, aniden… Savaş dönüşü kolum yok diye küstüm dünyaya, düşman kesildim herkese, alay konusu oldum her yerde. Üstelik savaş kaybedilmiş, şehirler yamalanmış, insanlar aç kalmış. Ruhlar inanmayı bıraktı bırakacak, şehir sanki tüm kalelerinden düştü düşecek. Kırk yıllık dostlar bile birbirine düşman olmuş, Niko bile terk etmiş beni; Salih’inNiko’su olmaktan vazgeçip Niko’nun Salih’i yapmış beni. Bir Yunan, bir İngiliz sevdası başlamış. Herkes sanki birden yeni bir kimliğe bürünmüş. Çok yalnızım, çok. Sevenim yok, amacım yok, çarem yok. Ve ben bu zamanlarda seslendim Salih’e “Ben varım, yalnız değilsin.” diye. Evet acıdım ona, ama sevdim. Bir kadın gibi acıdım, bir kadın gibi sevdim ilk defa. Çocuk değildim artık, diyorum ya büyüdüm aniden.
  Yeni başlangıçlar için gerekti derin yıkımlar, yerüstüne taş kalmaması gerektiği gibi insanda da umut kalmaması gerekti. İşte öyle bir umutsuzlukla tutunduk Kuvay-ı Milliye’ye. Salih’le birlikte inandık önce vatanın kurtuluşuna ve bir kolu verdikten sonra bir canı da verebileceğimize. Biz bir kol verdik, kimi bacağını verdi, kimi gözünü, kimi evladı, kimi de canını. Zaten her şeyimizi verdikti; düşman çizmesi toprağımızda gezerken biz kendi vatanımızda yadırgı olduktan sonra her şeyimizi vermiş olurduk, varsın canımızı da verelim de o günleri görmeyelim dedik. Hem böyle yalnız, böyle çaresiz, böyle dışlanmışlıkla yaşayacağımıza dağda, gölde, ovada birlik olalım dedik. Birlikte ikna ettik İstanbullu Hoca’yı da. Önce biz inandık, bir avuç insan, bir avuç Kuvva; sonra Anadolu inandı, Hoca inandı ve nihayetinde İstanbul bile inandı bize. Hoca İstanbul’u savunmayı bıraktığından değil, biz İstanbul’u savunduğumuzu da Hoca’ya anlattığımızdan beri safı değişti tarafların, gidişatı savaşın bir ölümden bir doğum yaratmak gibiydi. Biz kaybetmeyi göze alarak çıktığımız bu yolda kaybetmeyenlerden olacağımıza akıl sır erdiremezdik, ama oldu. Salih’ten sonra bile içten içe kazanmak için ne denli büyük kaybetmem gerektiğini bildiğimden tahammülü öğrendim -ki ben Salih gibi bir vatan kaybetmiyordum modern zamanlarda, en çok kendimi kaybediyordum ama çok geçmeden buluyordum sayfalarda. Bir savaş bittiyse de tüm sonuçlarıyla, modern zamanlarda başka savaşlar sürüyordu nihayetinde memleketin çocuklarının aklında. Geçmişe minnet duymayan zihinler, bugünlerle yetinemiyordu. Ve ben en fazla kendimi kaybediyorum, ama yine de bir ismi anıp minnetimi gösteriyorum ya da ben öyle varsayıyorum.
  Salih’le İstanbullu Hoca canla başla çabalarken ben genç yaşımda yorulmaktan şikayetedemezdim ya, ben de yardım ettim onlara. Savaşın orta yerinde cepheye su taşıyan kadınlardan biri oldum bazen, yaraları saran hemşire oldum. Bir şekilde yer ettimhikayelerinde, ama siz göremezdiniz. Savaşın orta yerinde kahramanlardan sıra gelmezdibana, gelmesindi zaten. Küçük Ağa vardı, Küçük Ağa gibi binlercesi, Salih gibi on binlercesi. Hacim kaplamadan hikayelerde yer etmeyi öğrendim böylelikle. Kitapların değil de içindeki düşüncelerin ne çok yer kapladığını yaşayarak öğrendim nihayetinde.
  Sitemim olmadı hiçbir zaman Salih’in hikayede çok yer etmemesine ya da Küçük Ağa’nın çok yer etmesine.  Bu hikaye Küçük Ağa’nın hikayesiydi sonuçta. Hem herkes Küçük Ağa’yı anlatırken, Salih’i bir tek benim sevmemi de sevmiştim. Kıskanmak duygusunu da öğrendim kadın aklımla. Bir kaşifin heyecanıyla, bulduğunu anlatmak istermiş gibi anlatmak istedim Salih’in hikayesini, en saf haliyle, en çocuksu gözlerle. Ama korktum, bulduğunu kaybedecek olanların korkusuyla korktum, istiridye gibi saklamayı kabullendim hazinelerimi. Şimdi ise elim kağıtta anlatmak isteğimin en fazla olduğu yerdeyim; en dışlanmış halimle, dünyadan soyutlanmışlığımla ve tüm yalnızlığımla anlatıyorum Salih’i, üstelik kazandığı toprakların üstünde bir yolculukta, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan köprünün üstünden geçerken. Bu yüzden ölümsüz bir meslek olmalı yazarlık, ben unutamıyorsam Salih’i anıyorum demek ki yazanı da göz ucumla. Belki de hala büyüyünce yazar olmak istemem bu yüzden.
  Kalemim vuruyor beynime, hafızam kayıplarda; üstünden seneler geçmiş bir kitabın ayrıntıları hatırlamaya çalışıyorum ama aklımda sadece Salih. Seneler geçtikçe seveceğim adamı tarif etme isteğim çoğalsa da yine de bir cümleyle geçiştiriyorum: “İçinde Allah korkusu, yüreğinde memleket sevdası olsun.” Kaşı, gözü muamma belki, kolu da kayıplarda ama o yine de vatan koksun ve öyle bir adam olsun ki kıskanmasın Salih’i, ona dair cümlelerimi. Öyle bir adam olsun ki;
En sevdiğim romanın en yakışıklı kahramanının ölüşüne birlikte üzülebilsek,
yakışıklılığının yüreğinde  derûnunda olduğunu bilerek.
İçimi heyecanlandıranın bir memleket sevdası olduğunu bilse.
Birlikte adımlasak memleketimin her karış toprağını.
Vatan denildiğinde sussaken ön safhada biz olsak.
  Böyle cümlelerle ilham verdi bana Salih, severken bile içimde toplumcu cümleler büyüttüm sayesinde. Toplumcu oldu bizde sevda hep bir parça, sanat için sanat anlayışını hep uzaktan hayran hayran seyrettik. İsyankar olmasak da muhalif kaldık ama her şey bir avuç toprağa kaldı nihayetinde.
  Cümlelerim inandı Salih’e de filmler inanmadı. Hayallere görsel kalıplar sığdırmak fikrine Salih’le birlikte karşı çıkmıştık ama o, Yeşilçam’ın o zamanlar sadece siyah beyaz olan renkli dünyasına kapıldı. En çok bu konuda tartıştık, belki de sadece bu konuda ayrıştık. Ben idealist yanımla savunurdum; filmler kitapların yerini tutmaz diye, o ise toplumcu yanıyla kitap okumayanlara gerçekleri hem de harp gibi bir gerçeği anlatmak istemesiyle sustururdu beni. Ben büyüdükçe anladım Salih’i ama ben büyüdükçe de çoğaldı okumak yerine izlemeyi tercih edenlerin sayısı, ben inanmak zorunda kalmıştım. Bir gerçeğe ne kadar süre idealist yaklaşabilirsin ki. Evet, o zamanlar ilk hayal kırıklığım oldu Salih’in filmi aslında Küçük Ağa’nın hikayesi. Ben Küçük Ağa’nın gözüyle bakmadığımdan olsa gerek ya da bu kitabı Salih için yazılmış varsaydığımdan olsa gerek Salih’i Çetin Tekindor oynayacak sanmıştım. Düşünebiliyor musunuz, başrol oyuncusunu yakıştırmıştım Salih’e. Hayalimdeki Salihumutsuzdu, çaresizdi ama bu kadar dağılmış değildi, bir savaşa can verecek kadar cesurdu. Tren şehre girer girmez içimde bir ürperti ile kalakaldım, belki de ilk 15 dakikadan sonra filmi izlemek benim için anlamsızdı. Annem ne diye ısrar etmişti ki. “Gel bak filmi başlamış, seversin sen” dediği günden beri hep korkuyorum, filmini izlemekten okuduğum kitapların. Sanki hayal ettiklerimi benim gibi hayal edemeyecekler gibi. Salih’le başlayan bu korkum hep devam etti, mesela hep düşündüm Aşk ve Gurur film için ideal bir kitaptı ve filmi de olabilecek en iyi şekilde yapılmıştı. Elizabeth de Darcy de olması gerektikleri yüzyılın insanlarıydılar ama yine de bir şey eksikti, eksik olan şeyi hiç bulamadım. Belki de ben fazla anlamlar yüklüyordum kitap kahramanlarına. Nietzsche Ağladığında’nın filmini yarım bıraktım bu yüzden, kitabını çok sevmeme rağmen. Uzun Hikaye’de oyuncuyu sevsem de sonu kitapla uyumlu olmamış dedim. Hep bir mazeret buldum filmlere üstelik en sevdiğim kitapların filmlerine daha fazla mazeret buldum.
  Salih beni hayal kırıklığına uğratmasaydı filmiyle, başka bir film beni hayal kırıklığına uğratacaktı ama ben ilk Salih’le yaşadım kitapların filme çevrilmesi hayal kırıklığını. Unutulmayan şeyler varsa hayatta o hep yaşadığınız ilkler oluyor; ilk sevdanız, ilk kıskançlığınız, ilk hayal kırıklığınız. Salih’e sonuçta başkahraman bile değilken fazla anlam yüklediğimi söyleyeceksiniz. Oysa ilk fazla anlam yüklememdi önemli olan. Acaba Çetin Tekindor Salih’i oynasaydı, çok mu haksızlık ederdim İstanbullu Hoca’ya? Ya da o zaman hayal kırıklığına uğramaz mıydım? Her şey benim hayal dünyamda kusursuzca yer ederken kusursuzca inandım yine de Salih’e çünkü ben hala kafamın içindeki adama inanıyorum. Ben yarattım o adamı diyorum, yazarına saygısızlık etmek için değil ama her okuyucu kendi kahramanını yaratmaz mı nihayetinde. Yazarın kafasındaki kahramanla birebir örtüşmez çoğu kez kafamızdakiler. Benim inandığım Salih’le yazarın yazdığı Salih ne kadar aynı ya da filmdeki Salih benim yarattığım Salih’e ne kadar yakın. Bildiğimiz tek şeyse Salih’in yaşadığı; etiyle kemiğiyle, geçmişte, savaşın orta yerinde yaşadı o. Herhangi bir askerden biriydi Salih. Yazarın Salih’iyse benim beynimin içinde yaşıyor. Küçük bir anıda, yarım yamalak bir sevdada, vatan kokan sevgilide, filme çevrilen kitaplarda... Bir şekilde hayatın bir köşesinden geçti Salih. Yer etti çocuk zihnimde ve büyüttü beni bir kolun yokluğuyla. Ne zaman eksik bulsam kendimde, saçımdamakyajımda gülüp geçiyorum. Dünyayıkılmışcasına eksikliklerini tamamlamaya çalışan kadınların aksine bir kolun eksikliğini yaşadım ben deyip acıyorum kendime. Aniden eksildi kolum, aniden değişti dünyam, aniden sevdim, aniden anladım sevdiğimi. Böyle değişmişken benim dünyam, böyle dağılmışken ben, Salih ise bir isimdi bir romanda, savaşta bir asker olduğu kadar gerçek bir isim.
  Savaşın doğduğu coğrafyada sevda da doğdu, insanlar ne savaşmayı ne sevdayı bıraktı. İnanmak unutuluyordu az kalsın ama ben inandım o adama. Siz de inanın diye yazıldı buhikaye, siz de bilin Salih’i diye. Başkahramanın rolünü çalsın diye değil yanında yer etsin diye.






27 Mart 2013 Çarşamba

adamlar ve kadınlar

Yalnızlığı insanın hiç azalmadı,
hiç de çoğalmadı...
Adem Havva'dan önce de yalnızdı,
Havva'dan sonra da..
Adem Havva'dan önce ne kadar yalnızsa,
Havva'dan sonra da o kadar yalnızdı...
Sadece birlikte mutluydular
ama ayrı ayrı yalnızdılar, hep yalnızdılar...
Bir suça ortak oldularsa da,
bedelini ayrı ayrı ödediler...
Mutluluğu birlikte yaşadılarsa da
hüzünlerini hep kendi içlerine attılar...
Bu yüzden adamlar ve kadınlar
ayrı ayrı hep yalnızdılar...
Ne eksik ne fazla
hep aynı kıvamdaydılar...

26.03.2013

25 Mart 2013 Pazartesi

heyecanınız

sözleriniz sadece hissettiklerinizin ufak bir yansıması..
ama gözleriniz bayım, anlatıyor derin yalnızlığınızı..
sadece bu coğrafyada eğreti kalmak gibi bir kimliğiniz yok sizin
yüreğimde heyecanınız da var.


25.03.2013


18 Mart 2013 Pazartesi

iki defa

ben hiç üç şey arasında kararsız kalmadım; hep iki şey arasında kararsız kalıyordum...
iki yol ayrımında, yabancı bir yolcu iki şehir arasında...
sabahları iki bardak çay içiyordum; ne eksik ne fazla...
iki kere ağlıyordum, hep daha fazlaydı sol yanağımda yaş; eşitlenecek varsayıyordum...
kapıyı iki defa kilitliyordum; daha güvende olacağını sandığımdan ama çoğu zaman alışkanlıktan..
sevdiğim tüm satırların altını çiziyordum ama en sevdiklerimi iki defa çiziyordum...
iki kere şans veriyordum insanlara, üçüncüyü almıyordu içim..
ve böylelikle iki defa kandırılıyordum her defasında, ve sonuncusu bilerek..
ama insanlar hiç hata yapmamamı bekliyorlardı ben onlara şans verirken de hatta..
şarkıları iki defa dinliyordum, ama sadece ikincisinde eşlik edebiliyordum.
anneme iki defa aşık oluyordum; ona baktığımda ve bir de kendime baktığımda..
iki defa sevdim ben; iki kere yalnızdım ben..
iki kere terk ettim, iki defa terk edildim..
daha fazlası olmuyordu.
iki şehre bağlı kaldım ben; biri kalbimi aldı, biri aklımı..
iki saat bekledim gelmeyen bir gideni; bir dakika bile fazla değil..
iki kere dönüp baktım ardıma giderken.. iki kere dua ettim o anlarda..
iyi olsun ve gelsin diye gelen..
İlk defa aklım ermediğinde çoktan kalbim iki defa kırılmıştı..
çoklu kişiliklerden dem vuruyorum ama sadece iki kişiydim nihayetinde..
ben ve yalnızlığım; kalabalıktık koskoca şehirlerde..

18.03.2013




26 Şubat 2013 Salı

gitmek isteyene..

Sanki diyorum şehir ete kemiğe bürünmüş de kafa tutuyor bana... Sanki diyorum yine bir hayale dalıyorum, kimselere çaktırmadan sırada, yolda, yürürken, susarken en çok... Gitmek eylemine en çok şimdi eklemleniyorum, niyet ediyorum tüm niyetlerimden vazgeçmeye... Yol yabancı, insan yabancı; aykırı kalıyorum coğrafyanıza... Lügatlarda yok aradığım kelimeler, ben diyorum özünü arıyorum kendimin... Okuduğum kitaplarda yok istediğim olgu, ben anlatamıyorum...

Çoğu kere boş boş geziyorum şehirde bulurum umuduyla, benden yabancı şehrinizde. Resimlere bakıyorum; sokaklardaki hallerin resimlerine, yoksulluktan da yoruluyorum, varlıktan da.. aynı zamanda orta hale tahammülü olmayanlardanım.. İnsanın giydiği elbise hep mi dar gelir zihnine.. Sanki her şey bir tiyatro eserinde canlandırılması gereken kadarmış gibi de ben doğaçlama yaşıyormuşum gibiyim, işte o kadar aykırıyım hikayenize.. Sıcacık bir çayla kandırabilirim halbuki sizi, mutluluğa inandırıp yorulduğunuz dünyanıza geri döndürebilirim, öyle hayat doluyum işte.. ama beni kimse kandırıp döndüremiyor dünyaya.. halbuki en çok kanmak isteyenlerdenim... Aklı beş karış havada olan benim...

Daldığım hayalden sevdiğim şarkıya gitmek çok uzun sürmüyor.. Sevdiğim tüm şarkıları tek tek söyleyeyim istiyorum, hafızam öyle çok sanıyorum.. Hafızam yok benim, bir tek unutamadıklarım var parmakla sayılı
Öfkem de yok benim ne gidene ne gitmek isteyene.. çünkü en çok gitmek isteyen benim..



30 Ocak 2013 Çarşamba

mesela biz sevmişiz ama öyle böyle değil...

mesela biz sevmişiz ama öyle böyle değil... 
hani dünyayı döndürüyoruz ellerimizde...
başımız dönmüyor yahu, biz adam akıllıyız...
ama dönüyor yine de dünya...

mesela leyla da bize öykünür olmuş, mecnun da..
hani öyle böyle değil...
adını biz koymuşuz sanki masallardan kalma şeyin
evet şey... adını koymamışız demekki tam....
fark eder mi... leyla öykünmüş bize beee 

mesela ben gitmekten vazgeçmişim, sonra da sen
ben kalmaktan da vazgeçmiştim, sen de sonra
yine vazgeçer miyiz bir şeylerden,
adını dahi bilmediğimiz hikayelerden... 

10 Mayıs 2010

sen muafsındır

yine öyle bir geceydi... katran karası bir gece... 
sokak lambaları kendini bile aydınlatamazken 
yalnızlığına kaldırdığı şarabın rengini görememenin hüznü vardı 
sokak lambasının altında oturken...

ne ummuştu ki hayatından!
şatafatlı aydınlıkların onu aydınlatamayacağı aşikârdı...
zavallı bir sokak lambasından değerli olamazdı hiç bir aydınlık 
ve bir de yalnızlığına kaldırdığı şaraptan...
tam orda... 
akik yüzüğün parçalandığı yerde... 
bir kaç sene öncesinde... 
çok kişiydi... 
kalabalıktı... 
kalabalık herkese göre farklı bir tanımdır ya
ondan başka birinin daha olması kalabalıktır lügatta... 
çok kimlikli bir yaşam sürüyordu nihayetinde... 
kendisi, 
kendinde olmayan kendisi 
ve bazen de kendisinin bile tanıyamadığı 
ama kendisi olduklarını iddia eden kişilikleri... 
şimdi her birini geri istiyordu... şizofren kimliğini istiyordu...
o zaman anlamak kolay oluyordu... 
ve anlatmak kendini şimdiki gibi zor değildi... 
birden çok seviyordu sevdiklerini 
ve birden çok gülüyordu güldüğünde... 
ağlamak ise kimliklerin bedeli olur...
sen muafsındır tüm yansız yanlarından...

o hep yalnızdı, yapayalnız, kendiyle
ama şimdi yalnızlığına kaldırdığı şarabın rengini görememenin hüznü vardı...
aradaki farkı ise sizin anlamanızın imkanı yoktur...

bilmedi acı çekti o tüm kişilikleriyle 
ya da sormakta geç kaldı hep... 
değişen ve dönüşen zamanlarda 
bildi, acı çekti... zaten ' bilmek acı çekmektir '
ama yine de 'ağırdı sessizliğin çuvalı'

gitti... 
ve bu son gidişiydi...
and içti bir daha dönmeyecekti...
sarılmıştı son defa ...
çünkü bir daha hiç görmeyecekti...
gitmeseydi ya... 
kalsaydı... 
bir 
daha 
hiç 
sev-
me-
ye-
cek- 
ti
.
.
.


22 Ekim 2009

ona dair*

Kaç zaman sonra…
unutmuşken hatta ve hatta gitmişken her şeyi unutarak 
ya da hiç yoktan unutmuş gibi davranmışken…
kişilik bozuklukların için kullandığın ilaçların yan etkisi bile geçmişken 
ve artık geceleri uyku uyuyabiliyorken sen… 
normal sayıyorken kendini hani aile içi sohbetlere bile katılıyorken
ve pazar piknikleri eğlenceli bile gelmeye başlamışken… 
dünyayı döndürenin sen olmadığını anlamış
dünyanın sensiz de döndüğünü zihnine kabul ettirmişken…
ve bunlar için ne çok şey feda ettiği bilirken, 
güçlenmişken, 
söz vermişken ilk defa yeniden yeni bir sen için
ona dair bir şey ilişiyordu hep gözüne…
halbuki bütün fotoğraflarını yırtmıştın… 
bütün eşyalarını kaldırmıştın dolaplardan 
ne bir düğme ne bir anahtarlık ona dair hiçbir şey yoktu…
sevmeye başladığın her insanda kendinden bir parça bırakmıştı o…
ne kadar direnirsen diren ya bir huyunu buluyordun
ya da onun sevdiği bir şeyi seviyordu hep bir başkaları da
ya sevdiğin her insan ona benziyordu ya da sen hep ona benzeyenleri seviyordun…
bilinçli bilinçsiz yapıyordun sen bunu
halbuki kaç zaman sonra… unutmuşken hatta ve hatta gitmişken sen…

16 Ağustos 2009 

yaşam sevdaya dahilken ben...

Anlatamadıklarımı anlatmak isterdim tek bir defa…tek bir defa sormak sana… tek bir defalığına dilimin ucuna gelenleri bir çırpıda söze dökmek…neden demek? Neden hala bekliyoruz demek?

Sorgulamadan yaşamaya başlarken ama yaşarken sorgulayabilmek seninle… ama dile getirememek...çocukluk düşüm…çocukluk arkadaşım….geçmişim… özüyle şimdim ve biliyorum ki geleceğim..

hiçbir şey net olmazken, hayatta hatta yarına sağ salim çıkıp çıkamayacağımı bile bilemezken iki kelimemden biri kaderken geleceğim diyebilmek sana… 

çelişkilerimi herkes anlasa da ben hiç anlayamadım…neden çelişir insan denen şu aciz yaratık..ya beyazdır ya siyahtır aslında alem… bütün renkler bunlardan türemişken asıllarına sahip çıkmayıp aslını unutup renkler türetip türeyenlere meyil etmek neden? 

gelecekler vaat edemem işte bu yüzden sana. günahım yok, günah çelişkilerimin… bilirsin bir deli kuşum ansızın uçar giderim sebepsiz…peşimden gelirsin yine ama…çünkü sen hayallerimsin… toz pembe olmasa da hayalsin be…

ve beni ben yapan ne varsa hep bir hayalden türedi… 

küçük bir ışık yandı zihnimde şehrimi terk ettim…bir gece dönmeye de karar verebilirim aslında...

gerçi hep gitmeleri sevmişimdir geri dönmelerden ziyade,terk etmelerin o derin acısını duymak eğer terk eden bensem güzel bile olabiliyor halbuki geri döndüğünde ezik bir gururdan başka neyin olacak ki…ama terk edenleri sevmedim hiç… hele ki bir elveda bile demekten aciz olanları... bana “kal” deme fırsatı bile bırakmayanları hiç sevmedim… 

küçük bir ışıkla yine bakarsın bırakırım her şeyi de, okulmuş ekmekmiş derken bırakırım…küçük bir ışık derken bütün malım mülküm ne varsa hepsini bir günde borsada kaybedebilirim…

ama üzülmem hiçbir sonuç için…sonuçları ben yarattım seçimlerimle…yine çelişki…kader derken nereden çıkıyor bireysel seçim çabam!… bir yerden sonra hangisi kaderdi hangisi benim yüzümdendi deyip karar veremediğim hareketlerdir benim şimdim… 

ve hiçbir zaman pişman olmamayı bilmek…şu koca dünyada hiçbir şeyden pişman olmadım diyebilmek mutluluğu…

her yarı yolda kalış bir yenisi için adımdı ben hep bunu bildim…

nereden çıktı bu hayat felsefesi şimdi…

hep böyle oluyor, bir şey anlatmak isterken her şeyi anlatabiliyorum o bir şey dışında...bazen de tam tersi her şeyi anlatmak isterken tek bir şeye odaklanıp kalıyorum inatla, ısrarla direniyorum…

halbuki ben seni sevdiğimi söyleyecektim iki satırla sadece…

özlü laflar etmeye gerek duymayan benliklerimiz özlü laflar etmek gerektiğini savunan beynimizle savaş halindeyken bunu zerre kadar önemsemeyip ruhumla beynim arasında olan savaşı onlara bırakıp yaşayabilmek sadece… 

her mücadelemiz yaşama dairken yaşam sevdaya dahilken aşk her mücadeleden muaf olmalıydı halbuki.

kirletilen bir dünyanın kuklalaşan hissetmelerinden yorulup sıradan cümlelerle konuşabilmeliydik…toplumsal baskı belki de…hayır,yine felsefe yapmamalıyım…

sadece seni sevdiğimi söyleyebilmeli ve nokta koyabilmeliyim ki yeni cümleler başlatabilesin…

bir çocukluk hayali olarak kalmalıydın sen ama bilmesin hiçbir hayal bu kadar uzun sürmemeliydi… -meliydi…

16 Temmuz 2009