27 Temmuz 2011 Çarşamba

Manifestosu Aşkın!!!

Hiç gitmesem…hiç gitmesen…hiç gitmesek…
Yarım kalmasa hikayeler…ya da başlayabilse bir sözle…
Kal deyişin gibi sebebleri de dile gelse bakışlarının…
Yalanmış deseler de…biz bu masala inansak…

Zaman anlamasa da bizi
hiçbir mekana aitmiş gibi hissedemesek de
hep eğreti dursak da alışkanlıklara
anlayamasak da düzeni ve düzenin bize yapmaya çalıştıklarını
bir parçası olmaya çalışsak ‘birlikte’ o düzenin…

kaybolsak koca koca binaların arasında
yolumuz varmasa hiçbir sokağa…
yarım yamalak cümlelerle,
bir sözle,
bazı bir bakışla ürpersek…birlikte…

anlatmaya çalıştıklarımızın anlatmak istediklerimiz
olmadığını aslında anlatsak kendimize önce…
hep derûnunda bir sızıyla,
bir susuşla dahi anlaşılanı
çok bilinmeyenli denklem hâline getirmeden çözsek…

kendimizi hangi şehrin hangi çıkmazında bulduğumuz umrumuzda olmasa
tutunsak ucundan köşesinden hayata…
en yalnızlığımızda,
bizi yalnızlığımızdan başka hiçbir şeyin kurtaramayacağını da anlayabilsek…
isyan ederken susturmak yerine,
hayata daha da çok bağırarak geçeceğini bilsek öfkemizin…
ağlarken susturmasan beni de daha çok ağlasam…
-ki gözyaşlarımızdır şahidi mutluğumuzun da acımızın da…

Gökyüzünden yıldızlar kaysa da biz hayal kurmak yerine izlesek birlikte
bir yıldızın kayarken durduğundan daha da güzel bir hâl aldığı o manzarayı…

irdelemeden fazlaca, yaşasak öylece
ve hissetsek zamanı öyle bir yere geç kalma korkusu olmadan…
bir otobüsten diğerine binmek yada karşıdan karşıya geçmek
bu kadar zahmetlice bir iş olmasa en yorgun zamanlarımızda…


gitmek istediğimde kal desen ama bilsen yine de gideceğimi…
ve bu gitmenin bir sebebi dâhi olmayacağını..
sadece eğreti durmamak için hayata atılan bir kurşun saysan
bütün bu gitmeleri…
ve geri döndüm dememek adına geri dönmeyeceğimi de bilsen…

belki başka şehirlere ey aşk! Deyip birlikte gitsek…

gitsek de bir kalsak da bir derken bile
çoğunluğun aksine biz gitmeyi tercih edenlerden olsak..
nereye gittiğimizin pek bir önemi olmasa…

kaldırımlar ki kimsesizlerin…işte o kaldırımlarda seksek oynasak
bütün çocukları da aramıza alarak...
ve gülerek en içten…hep hüzün olmasa hayatımızda misal…
bilsen pamuk şekerini ağzıma gözüme bulaştırarak yemeyi ne çok sevdiğimi…
kimseyi umursamadan ben o şekere odaklanmış bakarken
gözlerimde görebileceğini mutluluğun resmini…

Ahh min’el Aşk! dediğimde uzun bir edebiyat sohbetinde kaybolacağımızı bilsek…
bilsek ki ilahi aşkın hududu yoktur…
bilsek ki ilahi sırra ermek ne de zordur…

en sevdiğim romanın en yakışıklı kahramanının ölüşüne üzülebilsek…
yakışıklılığının yüreğinde taa derûnunda olduğunu bilerek
içimi heyecanlandıranın bir memleket sevdası olduğunu bilsen…
birlikte adımlasak memleketimin her karış toprağını…
vatan denildiğinde sussak…
en ön safhada biz olsak…

kelimeleri kifayetsiz bırakmasak yada bazen…
anlamı olsa her bir imgenin bile…
hayatın bir anlamı olduğuna akıl erdiremesek de hayatın içinde biz bir anlam olsak…

hiç söz vermesek birbirimize…
aşkı dair sözlerin tutulamayacağını bilecek kadar ayaklarımız yere sağlam bassa…
bu kadar hayale ağır gelse de bu gerçekçilik
biz buna inansak…
tutamazsak o sözleri ya…

bilmem hangi tarihte neden niçin yakılmış derken şehirler
biz hiçbir şehri ateşe vermeden de tarihe geçsek…
hani biraz da toplumcu olsa içimizde aşk…
sevmek için sevmesek…
ve hiç gerek yok yakmaya bir şehri…

bir türkü olsak…söylemekten usanmasak…

eski bir ebru teknesinde ebruzenin attığı bir damla olsak…
büyüsek…
birlikte renk olsak…renk…
ve ‘mukaddes’ bir kıymeti süsleyebilsek…
usta işi bir gül olsak...
yaprağında hüzün, ruhunda ölümsüzlük, içinde inanç…
ama biz çevrelenmesek usta işi her gülün kaderi gibi…

yalanmış deseler de aşka…biz bu masala inansak…

Ahh Min’el Aşk…duamdır…

Yâ Râb belâ-yı Aşk ile kıl aşina beni…
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüda beni…

24 Temmuz 2011 Pazar

olmazdı

değiştirebilseydim bir bakışı değiştirirdim... gitme, kal demeye yeltenmiş bir bakış; ama korkmuş ve vazgeçmiş bir bakış...