2 Ekim 2010 Cumartesi

Almanya'da Gönüllü Olmak

İçimdeki gitmek dürtüsü… uzağa gitmek dürtüsü ya da bazıları bunun için ‘kaçmak’ der. Bilinen bir gerçek var ki o da; bu bir maceraydı. Ankara’da Gençlik Servisleri Merkezi’nin kapısını çalmakla başladı her şey… Aslında geçen senenin öcünü alacaktım kendimden. Son anda vaz geçmiştim Amerika’ya gitmekten, work and travel programına katılmaktan; Amerika gözüme büyük gelmişti – ki hala öyledir gözümde, hani okyanus ötesi aşacağım ya, ya da nasıl açıklanır ki büyük işte; sanki kaybolacakmışım gibi içinde, yutacakmış gibi beni. Bu sefer vazgeçmek yok diye çaldım Ankara Gençlik Servisleri Merkezi’nin kapısını, Kızılay’dadır yeri. Gitmek isteyen olursa tarif de edebilirim =) Peki nereye gidecektim? Aklımda bir tek Fransa var, az buçuk Fransızca biliyorum diye “Tabi ki Fransa” diyorum içimden. Sonra Şeyda, yoldaşım, her şeyim, Almanya önerisini sundu. Almanya’ya kampa daha önce giden arkadaşı önermiş, Almanya’nın kamp imkanları da diğer ülkelere göre daha genişmiş derken aklımı çeldi. Başladı bizim Almanya macerası; işlemler yapıldı, davet mektupları geldi. Korkmayın bu işlemleri GSM yerinize yapıyor. Davet mektubu konusunda da bir sıkıntı yaşamadık. Pasaportları çıkarttık; yeşil pasaportun avantajını yaşayarak vize almadık tabi ki =) Sonra en ucuz uçak bileti arayışına girdik, biletleri de aldık derken: İşte bir sabah Almanya’nın Köln şehrindeyiz… Rüya sandık önce ama çabuk uyandık uykudan; devesa Köln Katedralini görünce dedik “Harbi Almanya’dayız.” Üç hafta kamp, sonrasında da Frankfurt ve Berlin olarak planladığımız gezi gerçeğe dönüşüyordu.

Kampta on bir kişi aslında üç haftalık bir aile olmustuk ve birbirimize şunu diyorduk “Sanki biz yıllardır birbirimizi tanıyor gibiydik.” İlk anda kaynaştık. Koreli, iki Japon, iki Alman, iki Türk, Rus, İtalyan, Roman ve Çek ; mükemmel bir karışımdık aynı zamanda; farklı kültürler, farklı zevkler... İlk hafta huzur evinin bahçesine kuş evleri yaptık, evet bildiğimiz kuş evleri ama tamamen kendi ürünümüz. Ve sonrasında bütün yerel gazeteler bizden bahsediyordu, başlık hazır; “On bir genç uluslararası organizasyonlar için bir araya geldi.” Girdiğimiz marketlerde, yemek yediğimiz restoranlarda bize ‘Aaa siz gazetedeki gençlersiniz’ denilerek muhabbete başlanılıyordu. İşe yaradığının duygusunun verdiği övünç var tabi bizlerde.İkinci haftamızda ise kaldığımız şehirde “Intercultural Week in Burscheid” adı altında bir festival düzenledik. Bir gün şarkı söyledik; hepimiz Çek dilindeki şarkıyı öğrenmek için inanılmaz bir çaba sarf ettik, işin ucunda rezil olmak da vardı. Bir gün birlikte huzur evinin sakinleri ile birlikte her ülkeden yemekler yaptık. Türk yemeği olarak da sigara böreği; malzemeleri mi nerden bulduk- cevap basit: Almanya’da inanılmaz derecede Türk popülasyonunun içindeydik. Bir gün dans ettik; Şeyda ve ben onlara damat halayını öğrettik; o kadar çok sevdiler ki iki kere oynamak zorunda kaldık. Koreli olan daha sonra dinlemek üzere benden Türk halaylarını bile aldı. Bir gün içeçekler yaptık; ayranı ilginç bulmakla birlikte nasıl yapıldığı konusunda şaşkınlardı. Üçüncü haftamızda şehrin gençleri ile birlikte lisenin bahçesinde onların ders olarak gördüğü bahçeden havuç, patates ve çeşitli meyveler, sebzeler topladık. İngilizceleri çok iyi olmamakla birlikte bizimle birlikte vakit geçirmekten memnunlardı. Bu arada bizi finanse eden firma Jhonson Controls’ un binasını gezme ve iş dünyasındaki yeri ve yenilenebilir kaynaklar hakkında bilgiler öğrendik. Bu firmayı gezdikten sonra uluslar arası bir şirkette çalışma isteğiniz kabaracaktır; kesinlikle muhteşem imkanlar… Üç haftamız böyle geçti ve bunlar kampın görünen yanları… arkasında ise üç hafta boyunca bizim yaşadığımız inanılmaz macerelar… anlatmak onları ve yaşadıklarımı aktarmak sanırsam bu imkansız. Türk kahvesi içip hep birlikte onlara fal baktım; üstelik bunu İngilizce yaptığıma kendim de inanamadım. Kaldığımız sokak Türk sokağıydı diyebilirim; sokakta çocuklarla birlikte top oynadık, Çiçek Teyze ( Türk komşumuz) bizim için pasta bile yaptı. Türklerin ne kadar konuksever olduğunu orda da kanıtladık. Döner yemeye gittiğimizde ( adım başı dönerci olduğundan : ) Japonların her seferinde döner yiyelim diyeceklerini bilmiyorduk. İlginç Japon ve Kore yemekleri de yedik. Aramızda kalsın ama bazıları bizim damak zevkimizden çok uzaktaydı.. Aslında her gün farklı bir kültürün yemeğini yedik. Talihsiz olaylar da yaşadık, her şey öyle toz pembe değildi. Şeyda cüzdanını çaldırdı neyazıkki ama bu tarz durumlarla da başa çıkmalıydık. Ee arasıra bazı konularda anlaşmazlığa da düştüğümüz oldu ama çözülemeyecek problem yoktur değil mi… Sonra Finnesse gecesi ve Leverkusen unutulmaz. Ve özellikle taksi diyalogumuz (bize taksinin en lazım olduğu an, 8-9 kişiyiz, anlatılmaz bir durum; son otobüs de gitmiş, yağmur yağıyor her zamanki gibi):

We: Do you speak English? Taxi Driver: Nein,no

Again We: Do you speak Turkish? Taxi Driver: Evet

Everyone says: We Love All Turkish People =)

Köln, Dusserdolf, Essen tren yolculukları ve tam bir turist gibi yaşamak, haritalarla ve sırt çantalarıyla… Sohbetler Almanlarla “Türk- Alman” vatandaşlar hakkında, neden nasıl böyle olduğuna dair; yani biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da psikoloji. In Japan ve We Japannese diye başlayan muhabbetler ve İngilizcemin geliştiğini hissetmek, gramerin o ince ayrıntılarında kıvranmadan derdimi anlatmak ve anlaşıldığımı bilmek…

ve sonra Berlin… Tarih kokan şehir, yakın tarih; doğu ile batının ayrımı… Soğuk savaşın en yakın şahidi; bir sokağı ortadan bölmektir Berlin… ayrıştırmaktır insanları, dengeler ve siyasi çıkarlar uğruna sen batısın sen de doğusun demektir… acaba kaç şehir, kaç ülke aynı oyunu yine yaşayacak; buna dur diyebilecek mi zihinlerimiz ya da ayrıştırılan önce zihinlerimiz mi olacak? ve bu düşüncelerle Alexhander Platz’daki TV kulesinden şehri izlemek geceleyin… Dolu dolu geçen üç gün Berlin’de, durmaksızın gezmek… ve Bernand ile tanışmak, aslında şimdi Bülent; Türkçe konuşmak ve ayak üstü onun Türkçe ödevlerini yapmak; öyle kolay filan da değil haa paragrafları zor birleştirdik… Gezi turlarının otobüslerinde turist rehberi, otuz yaşlarında, Ankara’ya iki defa gelmiş; Anıtkabir’e ve Atatürk’e hayran, oruç tutuyor ve Türkçe kursuna gidiyor. Büyük ihtimal orda kalan gurbetçilerimizden etkilenmiş, hem şaştık hem de anlamaya çalıştık; Almanya’daki gençlerin yavaş yavaş başta Türkçe olmak üzere bazı değerlerden uzaklaşğı bir ortamda Bernand onlardan etkilenmiş!...

Almanya maceramız bittiğinde bir çok anı, fotoğraf, güzel dostluklar, iyi işler yapmış olmanın verdiği gurur vardı heybemizde… Şeyda da ben de “yine olsa yine gideriz” sözleriyle döndük Ankara’ya… ve her şeyden önce Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızın dertlerini dinlemek ve dinledikçe “ülkem için daha ne yapabilirim” kaygısına düşmek... Kendimi bir an olsun bu kaygıdan yoksun bırakmamaya defalarca söz vermek… Bir milletin dili değişti mi değişir ya her şey; işte bunu gözlerimle görmek… ama kimseyi de suçlamamak, insan sahiplenmek ister yaşadığı yeri; sahiplenmek için de onun gibi olmalıdır… suçlanacak birileri varsa da cennet ülkemden insanlarımızı ekmek için başka başka memleketlere sürükleyen sistemdir; sistemi önceden de şimdi de kontrol edenlerdir belki de… velhasıl genç olmak, genç hissetmek, başka başka kültürler tanımak, başka başka şehirler görmek, ülken için daha çok çalışman gerektiğinin farkına yeniden varmak, hızlı yaşayıp hızlı gezmeyi öğrenmek, başka dillerde de anlaşılabilmek, başkalarının sana ve senin ülkene bakış açılarını bilmek; bunlar da böyle mi düşünüyormuş demek; gezmek ve gezmek ve gezmek… içimdeki sonsuz gitmek duygusunu anlamaya çalışmak… sanırsam yine çalacağız Gençlik Servisleri Merkezi’nin kapısını… =)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder