24 Haziran 2010 Perşembe

Sus...Dinle...Anla... Bu Bir Emirdir (!)

sus... adınla başlıyorum... eş sayıyorum adını adıma...
dinle... adını unutuyorum... yasak sayıyorum yüreğini yüreğime..
anla... kendimi avutuyorum... geçer sayıyorum yalnızlığını yalnızlığıma...
ve bir küçük kızın pamuktan şeker yiyememesi gibi.. yasakmış gibi..
çok tatlı diye yiyememek çelişkinin âlâsı?
büyüyünce geçiyor mu sanki yasakların tatlı olma
halet-i ruhiyesi?
küçücük aklımla da bulamamıştım doğruları ben zaten!

büyüyünce
geçiyor mu
sanki sevmek?
ve canının acıması?

22 Haziran 2010 Salı

ve hep bir özleyiş... kayboluşla varoluş

nedir anlamadığın? nedir çözemediğin? bir düğüm olmuşsa kelimelerin ve kimsenin haberi yoksa kafiyelerinden neye yaradı dünyayı kurtarmak istemelerin gözbebeklerinde? duydu mu ruhu ya da karıştı mı aklı? algılarını mı değiştirdik yoksa duygularını mı? bir kuru heyecandan bir kuru söz bile kalmadı... şehir aralarında aradın onu, şehir aralarında buldun ve yine sen onu kaybettin şehir aralarında...

kaybettiğin sen miydin yoksa benlik-senlik meselesi miydi çözülemeyen ya da çözülmek istemeyen... bir kuru heyecandan... bir kuru söz... kalmadı bile... güneşin doğuşunu ve batışını atfettirişin vardı gözlerine... güneşi de feda ederdin bir söze... bir bakıştan yaratamadın heyecan... oysa şehir aralarında kayboldun sen...

bir küçük kızın kaybolduğunda keşfetmesi gibiydi dünya... varlıkla yokluğun bir oluşuydu adeta... kalmaması ikiliğin ve ikilemin zihinde... yekpare anlara adanmıştın... anlatamadın...

ve hep bir özleyiş... öteydi bu.. Kalû Belâ'dan kalan.. bir mısrayla anlatılan...
sen Elest Bezminde gördüğüm müydün? göz kırpan bana...
ne vazgeçilebilen ne kavuşulabilen... ama iliklere kadar işleyen..
öteydi bu... kayboluşla varoluş..aynıydı mizanda...
candı ama candan öteydi... vardı ama yoktu...
hayal dünyana ait olmayan bir gerçeklik vardı bu işte...
ve sen bilsen yine adardın bir ömrü bu bulunamayana...
cefası da güzel uğruna...
başlangıcı her şeyin;

-Elestü birabbiküm?
-KALÛ BELÂ...

21 Haziran 2010 Pazartesi

kadın elini masaya vurdu!..

Sonra, kadın elini masaya vurdu…

adam düşürdü elinden kadehi…

bir kırık kadeh kaldı şimdi bir hikayeden…

herhangi bir yaşanmışlıktan bir yalnızlık kaldı…

adanan zamanlara hüzün vurdu,

sonra hüzün kendini vurdu…

tek ses…

tek nefese değdi…

kutsala atfedilen tek günah

tek günaha karşılık bir dua geldi…

sonra kadın elini masaya vurdu…

astı tüm korkuları gözbebeklerine,

kendini sordu kendine

sonra kadın adını unuttu…

Havva’dan saydı günahı elma tadında

ve hazırdı her şeyi unutmaya,

unuttuklarını yeniden öğretsin diye Adem…

Adem’den dinlesin diye bildiği tüm hikayeleri unuttu kadın…

Ya da unut-muş gibi yaptı kadın… bunu hep yaptı kadın…

Kadın elini masaya vurdu...

cam parçalarına karışmış bir el gördü adam

Telaşla

Korkuyla

Sarıldı…

Ama görmedi

Gözbebekleri kendine dar geldi

Kan değdi eline…

Sonra kendine geldi Adem oğlu

Ama bilmedi yine

Kadın elini masaya neden vurdu?


06.05.2010



18 Haziran 2010 Cuma

dev gibi sevdi...

dev gibiydi onu kollarına aldığında...
cüceydi ben gideceğim dediğinde aslında...

dev gibi cüceydi, sonra cüce gibi devdi...
Lâkin gönül her ikisini de sevdi...

17 Haziran 2010 Perşembe

öğrendim sevgili!

öznelerine ihtiyaç yoktu, ben eylemleri sevdim...
kahrolası bir anlayışla sevdim eylemsizliklerini de...
yanlış anlaşıldım, halbuki bilmediniz anlaşılmak istemedim hiç...
saklanayım dedim en kuytuya; yüreğin bana dar geldi sevgili!
ve ben öğrendim gitmek ile gitmemek arasındaki çizginin
sevmek ile sevmemek arasındaki çizgi ile aynı olduğunu...
ve acıdığını parmaklarımın sıkmakla... öğrendim bunu sevgili...






16 Haziran 2010 Çarşamba

Hegemonik Yalnızlığım...


Hegemonik yalnızlığımdı bu… meşruiyetini bile kazanmıştı…
Güçlü olmanın yalnızlığıydı bu… çok sevmeye çalışmanın kefareti belki de…

Anlaşılama olgusuyla güdülenmek… işte bu yüzden paragraf başlarında hep kendini anlatmak… ama yine de anlaşılamamak… anlaşamamak…

Engel olmaya çalışmaktı bu… kaybetmeyi reddetmek… direnmek; kaybetmemeye direnmek…
Ve karıncalanması bütün algı duvarlarının…

Algılanamamak kadar algılayamamak…
Belki de sol yanının felce uğramasıydı… tam sol yanında… yüreğinin sıkışması…
ve bunu senden başka kimsenin fark edememesi…
Yanağının kızarması gibi sanki… kimse onu da fark etmemişti…

Ama hegemonik… fark edilemeyen hegemon…
Anlaşılamayan.. çözülemeyen… bilinemeyen…
Ansızın gidiverecek olan…

14 Haziran 2010 Pazartesi

Pamuktan Helvadır; Bir Adam ve Bir Kadın

Benzetmeler tükenir şehrimde, biliyorum "şehir küçük"...
Kafiyeler biter odamda -ki tasa hayata dâir büyük...

Paragraf başlarına adanmış gibi görünse de cümlelerim
Ben bir deli kız, son sözü hiç söylememeliyim...

Bağdaş kuruyoruz hüznün kaldırım taşlarına
Bir adam ve bir kadın isyan ediyor aşklarına...

İkisi de kırık dökük ama koca bir aşktan arda kalanmış...
Bir de yürekleri -ki onlar da toza bulanmış...

Adam gitmek zorundaymış yosundan hayaller erirken
Kadın hiç anlamamış neden gider ki severken...

Ama yine bağdaş kuruyoruz hüznün kaldırım taşlarına
Bir adam ve bir kadın bakıyor ardakalan aşklarına...

Şehirler değişir, bizde zaman değişir - değişmeyen bir adam ve bir kadın...
" Sizi anlamayan şehirlerse ' haydi durmayın yakın' ..."

Kadın kendi gibi biliyor, adam gidecek yine başka şehirlere
Hayat bedelini ödetiyor söylenmemiş sözlere...

Belki başka şehirlere ey aŞk!!!

Ama kadın temize çekecek onu bütün aşklarında...

Hikayeler yarım kalmalı böyle, şehirler ardına bakılmadan terk edilmeli
Hatta bir daha uğramamak üzere...
Zamanlar geçmeli üstünden bütün küllerin - ki beklenmeye değsin...

Vuslat ; iki hece...vuslat gelmez bir kelime...

Sevda bilmeyenlerin elinde oyuncak olurken başladık biz boyumuzdan büyük laflar etmeye...
Lafla gemi yürümez dediler ; gemileri yürüttük hasret denizinden....

bir adam ve bir kadın...
yosundan hayallerdir bizde aşk...
akikten yüzüktür...
pamuktan helvadır...
sözden gemidir...
yürekten sevdadır...
ve bilinir ki

Ahh Min'el aŞK duamdır...

19.05.2009