8 Aralık 2010 Çarşamba

ben kim miyim?


hala çözümleyemediğin kimliğinin neden çözümlenemediğinin
gerekçeleriyim ben;belki de hep gözardı ettiğin..
şikayetlerinim kim olduğuna dair; ama senin bile duymadığın..
her seferinde inkara kalkıştığın suçlarıyım düşüncelerinin..
gözyaşlarınım senin, hiç ağlamadığın..
yarım kalmış hıçkırığınım ve sonrasında
içemediğin o yedi yudum suyun sonuncusuyum..
nefesinim; bir türlü tutmayı başaramadığın..
geceleri ne oluyor deyip rüyanda; anlayamadığın,
uyanmak istediğin karmakarışık uykunum..
boşlukta yüreğine değen vicdan azabının hiç telafi
edemeyeceğin günahıyım..
terk edilmişliğinin aynısıyım; şehir şehir kaybolmalarının sebebi
ve sonra ürkerek gerisin geriye geldiğin terk ettiğin şehirlerim
ama hiç birinde bulamadığın beni..
yakana yapışan katilinim aynı zamanda;
hiç ölmek istemediğin hayatın son durak noktası...

sen çocukken pembesiydim tozdan hayallerinin;
büyüdüğünde biraz yosuna çaldım gözlerinin rengini,
ama bil ki hep siyahtım hiç sevmediğin..

kefaletini ödemek isteyip de hiç bir zaman
ödeyemeyeceğin bir davanın sanığıyım ben;
senin tanık koltuğunda oturman neyi değiştirir ki
suçunu kabullenip yüklenemeyecek kadar korkak olduğundan başka..
yalnızlığınım ben; dört duvar arasında sarıldığın..
ve bütün yalnızlıklardan ziyade; kalp atışınım;
tik tak sayamadığın..
heyecanın, soluğun ve benliğinim;
nihayetinde dönüp dolaşıp bulduğun.

sarhoşluk halinin komedisiyim; en cok eğlendiğin
ve hiç bitmesin istediğin..
yarı zaman alkolikliğinim;
hiç bir zaman her şeyi unutarak içmediğin...

yediğin yemeğin baharatıyım; her seferinde seni öksürten
ama katmaktan hiç bıkmadığın..
gezdiğin sokakların ayak iziyim de; seni gün be gün takip eden..

sohbet aralarında kalmış, kalmaktan ziyade sıkıştırılmış
bir isimim ben; senin söylemeye hiç cesaret edemediğin..

alacasıyım sevdiğin tüm kadınların..
annenim biraz; hatalarını bilen ama her seferinde seni affeden..
karşında asık kaşlarıyla anneni andıran
ve sarıldığında tüm dünyayı unuttuğunum;
acaba dünya da unutuyor mu seni o vakit?

ve ben delice öfkenim; aldatılmışlığın verdiği..
belki de bu kadar cok güvenmenin hata olduğunu ilk anlayışınım..

cennetten düşen ilk elmanın ilk günahıyım ben;
senin ellerinde şekillenen..
ve Adem sahiplenirken günahını; ben senin reddedişinim...
herkesin Havva kadar şanslı olamayacağının bilindiği
bir dünyanın kadınıyım ben; günahına tek başına bedel ödeyen..

vazgeçilmez gördüğün sigaranın son dumanıyım;
yani ben bitişinim; seni başka başlangıçlara yollayacak olan..
büyüttüm seni, bilmedin hiç..
hala mı ben kimim diye sormaktasın düşüncelerine;
bilmiyor musun ki düşüncelerinim de aynı zamanda..
durgunluğunum, gözlerinin daldığı o noktayım..
sessizliğinim aynı sesin olduğum gibi; avaz avaz bağırmalarınım..
şarkılarınım, şarkılarda aradığın o tınıyım..
her şeyi unutmuşluğunum; sanki bir daha
yaşamayacakmışsın gibi o anı yaşayışınım..
dünya savaşlara sürüklenirken ve herkes biribirini yerken
umursamazlığınım hayatının..

içtiğin kahvenin telvesiyim ben;ne fazla ne eksik olsun istediğin,
hep orta karar kıldığım..

boşvermişliğiyim mutluluğunun;
hadi bugün de böyle olsun deyişin gibi..
izlediğin traji komik filmin başrol oyuncuyum;
hep tanışmak istediğin..
alışkanlıklarınım senin; hiç bir zaman bırakamayacağını bildiğin
zaten bırakmayı kim ister ki..
oyalanışınım senin, vakit kaybınım..
tembelliğinim bazen de hızıyım koşmalarının; tezatlığınım senin..
kararsızlığınım, ama aynı zamanda kararlarınım..
çayındaki son yudumum..

romantikliğinim, dans edişinim senin; bir bahar akşamı,
yol kenarında İstanbul'a karşı..

bütün sorularında aradığın cevabım; görmemekte ısrar ettiğin..
yorulmuşluğunum arayışlarından;
ama her seferinde seni teselli eden...

bir bakıma her şeyim ben sende, bir bakıma hiç bir şey..

25 Kasım 2010 Perşembe

döngünün izdüşümleriyiz

bir iklim; sıcak ve nemli hasreti duyulan...
usanılan bir güneş sıcağı; bronzlaşmış ve hassas...
sonra soğuk; buz gibi degil, buz bu...
kalbim dünya döngüsünün izinde;
bir soğuk bir sıcak ve genelde hep geçiş ikliminde..
dünya döngüsünün izdüşümüyüz biz; bir sıcak bir soğuk,
biraz sever gibi aniden de gider gibi...
kalmak yok; gitmek ve gelmek varken!!
ve biz hiç aynı şehirlerde sevemiyoruz
imkansız her şey derken yalan olduğunu bilmek gibi;
imkanları en az diğerleri kadar yaratabiliyoruz..
ama mevsim sonbahar olsa da ilkbaharmış gibi...

üşümese ruhlarımız ve köle muamelesi görmese kalplerimiz tarafından,
işte o zaman söyler miydik?
ya da düşüncelerin tarafından katledilmeseydi hislerin?

29 Ekim 2010 Cuma

hata

insan bazen hata yapmak ister, bile bile hata olduğunu..iliklerine kadar ister bunu.. hiç bir hata belki de bu kadar cezbedici olamaz belki.. ister işte.. sebeb yok, sonuç yok... bazı şeylerin bedelini ödemeye alışmamışsa ruhunuz, işte sizin için bir başlangıç olur bu... önce zihninizin alışması gerek buna.. acı çekerek, bağırarak, hatta işkence edilirmişcesine öğrenirsiniz bunu ve sonrasında hipnoz edilmişcesine kabullenirsiniz... bir sersemsinizdir siz sonunda, her söylenene başınızı evet manasında sallayan bir sersem.... her hata yapmak istediğinizde aklınıza gelir bunlar.. işte hangi hataları yapacağınızı bu işkencelere ne kadar çok dayanabildiğiniz belirler.. bünyenizin sağlamlığı değildir ölçülen bu işkencelerde; ruhunuzun ve duygularınızın zihninizle çatışmasını ölçer sadece. ama ne çatışma; bir kazananın olmadığı aşikârdır ama siz bilmezsiniz bunu ve bir kazanan varmış gibi oynarsınız oyunu.

21 Ekim 2010 Perşembe

ve şimdime dair..

bir uzaklık meselesi bu... gözlerin uzak bana... avutmuyor sözlerin gibi hiç bir şairin hiçbir kitabı... sıkılıyorum okurken bir maziyi; sıradan bir aşk olmasa bile sıradanmış gibi başka adamların sözleri... ve sadece senin sözlerin bütün sıradanlığıyla avutuyor beni... ilk defa bu kadar sade geliyor aşk kulaklarıma... beklemek diyorsun ya, sadece beklemek bile güzel... belki de ilk defa sıradanlaşıyorum severken... ilk defa yüceleştirmiyorum hissedileni, sadece normal olanı yaşıyorum..belki de artık sevmek bende normalleşiyor ya da ben hep o eleştirdiklerim gibi sevmeye başlıyorum...bilemiyorum.. ama içimde sadece bir sevmek duygusu ve sözler duymak "bize" dair.. ben artık eski aşkları da özlemiyorum.. ve geçiyor içimde bütün hevesler... ve dünya şimdi sadece bizim için dönüyor...

9 Ekim 2010 Cumartesi

yapabilir miydin?

zamanların olmadığı zamanlarda da...
sınırların çizilmediği şehirlerde de sevebilir miydin sevdiklerini
cesaret edebilir miydin gitmeye onlarla birlikte
hiç umulmadık anlarda terk edebilir miydin her şeyini;
alışkanlıklarını mesela
gitmek kolay da
kalabilir miydin asıl; usanmadan, bıkmadan
üstelik şikayet etmeden...
ve hala sevebilir miydin eksilmeden... eskiltmeden sevginden...
gerekirse yalan söyleyebilir miydin kendine...
ya da özgürlüğünden fedakarlıklar yapabilir miydin...
ama her şeyden önemlisi, özgür olabilir miydin sevdiğin için,
ve özgür bırakabilir miydin sevdiklerini...
her şeye rağmen geri dönmeme olasıklarını da göze alabilir miydin?

2 Ekim 2010 Cumartesi

Almanya'da Gönüllü Olmak

İçimdeki gitmek dürtüsü… uzağa gitmek dürtüsü ya da bazıları bunun için ‘kaçmak’ der. Bilinen bir gerçek var ki o da; bu bir maceraydı. Ankara’da Gençlik Servisleri Merkezi’nin kapısını çalmakla başladı her şey… Aslında geçen senenin öcünü alacaktım kendimden. Son anda vaz geçmiştim Amerika’ya gitmekten, work and travel programına katılmaktan; Amerika gözüme büyük gelmişti – ki hala öyledir gözümde, hani okyanus ötesi aşacağım ya, ya da nasıl açıklanır ki büyük işte; sanki kaybolacakmışım gibi içinde, yutacakmış gibi beni. Bu sefer vazgeçmek yok diye çaldım Ankara Gençlik Servisleri Merkezi’nin kapısını, Kızılay’dadır yeri. Gitmek isteyen olursa tarif de edebilirim =) Peki nereye gidecektim? Aklımda bir tek Fransa var, az buçuk Fransızca biliyorum diye “Tabi ki Fransa” diyorum içimden. Sonra Şeyda, yoldaşım, her şeyim, Almanya önerisini sundu. Almanya’ya kampa daha önce giden arkadaşı önermiş, Almanya’nın kamp imkanları da diğer ülkelere göre daha genişmiş derken aklımı çeldi. Başladı bizim Almanya macerası; işlemler yapıldı, davet mektupları geldi. Korkmayın bu işlemleri GSM yerinize yapıyor. Davet mektubu konusunda da bir sıkıntı yaşamadık. Pasaportları çıkarttık; yeşil pasaportun avantajını yaşayarak vize almadık tabi ki =) Sonra en ucuz uçak bileti arayışına girdik, biletleri de aldık derken: İşte bir sabah Almanya’nın Köln şehrindeyiz… Rüya sandık önce ama çabuk uyandık uykudan; devesa Köln Katedralini görünce dedik “Harbi Almanya’dayız.” Üç hafta kamp, sonrasında da Frankfurt ve Berlin olarak planladığımız gezi gerçeğe dönüşüyordu.

Kampta on bir kişi aslında üç haftalık bir aile olmustuk ve birbirimize şunu diyorduk “Sanki biz yıllardır birbirimizi tanıyor gibiydik.” İlk anda kaynaştık. Koreli, iki Japon, iki Alman, iki Türk, Rus, İtalyan, Roman ve Çek ; mükemmel bir karışımdık aynı zamanda; farklı kültürler, farklı zevkler... İlk hafta huzur evinin bahçesine kuş evleri yaptık, evet bildiğimiz kuş evleri ama tamamen kendi ürünümüz. Ve sonrasında bütün yerel gazeteler bizden bahsediyordu, başlık hazır; “On bir genç uluslararası organizasyonlar için bir araya geldi.” Girdiğimiz marketlerde, yemek yediğimiz restoranlarda bize ‘Aaa siz gazetedeki gençlersiniz’ denilerek muhabbete başlanılıyordu. İşe yaradığının duygusunun verdiği övünç var tabi bizlerde.İkinci haftamızda ise kaldığımız şehirde “Intercultural Week in Burscheid” adı altında bir festival düzenledik. Bir gün şarkı söyledik; hepimiz Çek dilindeki şarkıyı öğrenmek için inanılmaz bir çaba sarf ettik, işin ucunda rezil olmak da vardı. Bir gün birlikte huzur evinin sakinleri ile birlikte her ülkeden yemekler yaptık. Türk yemeği olarak da sigara böreği; malzemeleri mi nerden bulduk- cevap basit: Almanya’da inanılmaz derecede Türk popülasyonunun içindeydik. Bir gün dans ettik; Şeyda ve ben onlara damat halayını öğrettik; o kadar çok sevdiler ki iki kere oynamak zorunda kaldık. Koreli olan daha sonra dinlemek üzere benden Türk halaylarını bile aldı. Bir gün içeçekler yaptık; ayranı ilginç bulmakla birlikte nasıl yapıldığı konusunda şaşkınlardı. Üçüncü haftamızda şehrin gençleri ile birlikte lisenin bahçesinde onların ders olarak gördüğü bahçeden havuç, patates ve çeşitli meyveler, sebzeler topladık. İngilizceleri çok iyi olmamakla birlikte bizimle birlikte vakit geçirmekten memnunlardı. Bu arada bizi finanse eden firma Jhonson Controls’ un binasını gezme ve iş dünyasındaki yeri ve yenilenebilir kaynaklar hakkında bilgiler öğrendik. Bu firmayı gezdikten sonra uluslar arası bir şirkette çalışma isteğiniz kabaracaktır; kesinlikle muhteşem imkanlar… Üç haftamız böyle geçti ve bunlar kampın görünen yanları… arkasında ise üç hafta boyunca bizim yaşadığımız inanılmaz macerelar… anlatmak onları ve yaşadıklarımı aktarmak sanırsam bu imkansız. Türk kahvesi içip hep birlikte onlara fal baktım; üstelik bunu İngilizce yaptığıma kendim de inanamadım. Kaldığımız sokak Türk sokağıydı diyebilirim; sokakta çocuklarla birlikte top oynadık, Çiçek Teyze ( Türk komşumuz) bizim için pasta bile yaptı. Türklerin ne kadar konuksever olduğunu orda da kanıtladık. Döner yemeye gittiğimizde ( adım başı dönerci olduğundan : ) Japonların her seferinde döner yiyelim diyeceklerini bilmiyorduk. İlginç Japon ve Kore yemekleri de yedik. Aramızda kalsın ama bazıları bizim damak zevkimizden çok uzaktaydı.. Aslında her gün farklı bir kültürün yemeğini yedik. Talihsiz olaylar da yaşadık, her şey öyle toz pembe değildi. Şeyda cüzdanını çaldırdı neyazıkki ama bu tarz durumlarla da başa çıkmalıydık. Ee arasıra bazı konularda anlaşmazlığa da düştüğümüz oldu ama çözülemeyecek problem yoktur değil mi… Sonra Finnesse gecesi ve Leverkusen unutulmaz. Ve özellikle taksi diyalogumuz (bize taksinin en lazım olduğu an, 8-9 kişiyiz, anlatılmaz bir durum; son otobüs de gitmiş, yağmur yağıyor her zamanki gibi):

We: Do you speak English? Taxi Driver: Nein,no

Again We: Do you speak Turkish? Taxi Driver: Evet

Everyone says: We Love All Turkish People =)

Köln, Dusserdolf, Essen tren yolculukları ve tam bir turist gibi yaşamak, haritalarla ve sırt çantalarıyla… Sohbetler Almanlarla “Türk- Alman” vatandaşlar hakkında, neden nasıl böyle olduğuna dair; yani biraz tarih, biraz sosyoloji, biraz da psikoloji. In Japan ve We Japannese diye başlayan muhabbetler ve İngilizcemin geliştiğini hissetmek, gramerin o ince ayrıntılarında kıvranmadan derdimi anlatmak ve anlaşıldığımı bilmek…

ve sonra Berlin… Tarih kokan şehir, yakın tarih; doğu ile batının ayrımı… Soğuk savaşın en yakın şahidi; bir sokağı ortadan bölmektir Berlin… ayrıştırmaktır insanları, dengeler ve siyasi çıkarlar uğruna sen batısın sen de doğusun demektir… acaba kaç şehir, kaç ülke aynı oyunu yine yaşayacak; buna dur diyebilecek mi zihinlerimiz ya da ayrıştırılan önce zihinlerimiz mi olacak? ve bu düşüncelerle Alexhander Platz’daki TV kulesinden şehri izlemek geceleyin… Dolu dolu geçen üç gün Berlin’de, durmaksızın gezmek… ve Bernand ile tanışmak, aslında şimdi Bülent; Türkçe konuşmak ve ayak üstü onun Türkçe ödevlerini yapmak; öyle kolay filan da değil haa paragrafları zor birleştirdik… Gezi turlarının otobüslerinde turist rehberi, otuz yaşlarında, Ankara’ya iki defa gelmiş; Anıtkabir’e ve Atatürk’e hayran, oruç tutuyor ve Türkçe kursuna gidiyor. Büyük ihtimal orda kalan gurbetçilerimizden etkilenmiş, hem şaştık hem de anlamaya çalıştık; Almanya’daki gençlerin yavaş yavaş başta Türkçe olmak üzere bazı değerlerden uzaklaşğı bir ortamda Bernand onlardan etkilenmiş!...

Almanya maceramız bittiğinde bir çok anı, fotoğraf, güzel dostluklar, iyi işler yapmış olmanın verdiği gurur vardı heybemizde… Şeyda da ben de “yine olsa yine gideriz” sözleriyle döndük Ankara’ya… ve her şeyden önce Almanya’da yaşayan vatandaşlarımızın dertlerini dinlemek ve dinledikçe “ülkem için daha ne yapabilirim” kaygısına düşmek... Kendimi bir an olsun bu kaygıdan yoksun bırakmamaya defalarca söz vermek… Bir milletin dili değişti mi değişir ya her şey; işte bunu gözlerimle görmek… ama kimseyi de suçlamamak, insan sahiplenmek ister yaşadığı yeri; sahiplenmek için de onun gibi olmalıdır… suçlanacak birileri varsa da cennet ülkemden insanlarımızı ekmek için başka başka memleketlere sürükleyen sistemdir; sistemi önceden de şimdi de kontrol edenlerdir belki de… velhasıl genç olmak, genç hissetmek, başka başka kültürler tanımak, başka başka şehirler görmek, ülken için daha çok çalışman gerektiğinin farkına yeniden varmak, hızlı yaşayıp hızlı gezmeyi öğrenmek, başka dillerde de anlaşılabilmek, başkalarının sana ve senin ülkene bakış açılarını bilmek; bunlar da böyle mi düşünüyormuş demek; gezmek ve gezmek ve gezmek… içimdeki sonsuz gitmek duygusunu anlamaya çalışmak… sanırsam yine çalacağız Gençlik Servisleri Merkezi’nin kapısını… =)

16 Eylül 2010 Perşembe

Not (Kendime) : Bu Bir Sitemdir...

bazen her şeyi çok iyi anlıyormuşum gibi geliyor ama bazen de hiç anlamıyormuşum gibi...
çok iyi tanıyormuşum gibi tanıdıklarımı ama bazen hiç tanımıyormuşum gibi..
bakışları, sözleri, mimikleri bazen adım gibi bilirken her şeyi bazen hiç ama hiç anlamlandıramıyormuşum gibi... bir sonraki adımını dahi bilirken karşımdakinin, sanki şimdi kim olduğunu unutmuşum gibi... hani zerre kadar önemi yokmuş gibi, yabancı gibi ama halbuki geçmişte biryerlerde en önemlim olmuş gibi... hep onu sevmişim gibiyken... şimdi hiç tanımıyormuşum gibi...

22 Temmuz 2010 Perşembe

hep özendim pervaneye, bu yüzden oldu zihinsel karmaşıklıklar(!) ya da kalp içi karmaşıklıklar

bir pervaneye biçildi yaşam döngüsünün gerçekliği
ya da sadece çizilmeye çalışıldı..
ve insanoğlu özendi hep bir pervaneye..
ölümüne sevmeye...
gitmek eylemini hayata geçirememenin verdiği hırsla
yaklaştı ışığa..
yaklaştı...
yaklaştı...
ve yaklaştı sadece..
bilmeden sonunu..
aslında bilinçli bir bilmeyişle...
bilmemek istedi sonunu..
bilseydi gider miydi yanacağını bile bile ışığa...
giderdi belki
ama işte o zerre kadar tereddütü yaşamak için
ve aşkına leke düşürmemek için bilmemiş gibi yandı...

Not: ben Leylâ' ya da özenmiştim...

16 Temmuz 2010 Cuma

yüreğinde değişmeliymiş her fikir

sevecekti büyüdüğünde gözbebeklerinde anlam...
anlamlar kaldı hep şehir aralarında...
şehirler de bizdik anlam karmaşasında...
taa ki gittiğin güne dek...

yalandı güzel olacağı hikayenin sonunun
ama biz inandık sokak sokak yalanlara...

zihinlere devrim yapmaktan bahsederdik yaa
yüreğine devrim yapmalıymış sevgili!!
yüreğinde değişmeliymiş her fikir ve sonra ancak zihninde..

gün ışığında, şehir arasında, sokak ortasında..
yalnız, mağrur, ürkek olmasın diye sevda
ve savunucusu olsun diye yüreğin
haykırabilsin diye hatta sokaktaki ve şehirdeki her bireye
ve adını bilmediğin bir adama karşı dahi savunulabilsin diye
işte bunlar için cesur olabilsin diye yüreğin
yoruldum!

ve sen cesaretten korktun sadece
ve cesur olamadın diye yeterince
oyun oynadık sanki biz günlerce..

ve ben yoruldum!





3 Temmuz 2010 Cumartesi

Aynadaki Yansımam Bak Bana Aynada!!!

sevdiğin şehirleri terk et! sevdiğin ne varsa bu şehirde terk et!

düşünme giderken ağlama da,sadece yanındakine duy teslimiyet!


ne olursa olsun ki seni terketmeyen bir tek umarsız yüreğin,

sığın ona, hakikatı bulabileceğin tek yer kendi gözbebeklerin...


Leyla olma sakın bir daha,öykünerek yaşanmaz başka aşklara

bulucaksan eğer aşka şu ortağı diyar diyar sen gibi olanı ara...


bilirsin "aramakla bulunmaz ama bulanlar sadece arayanlardır"

yıldızları tut yorulduğunda,bil ki en şatafatlı olanlar kayanlardır...


alemlerin bilmediği sırrı bilenler en ucube sanılanlardır, en derviş

ucube ol ama Leylâ olma artık, sakın, öykünerek olunmaz ermiş...


ve sakın aldanma sözlere,Mecnunum diye dağ bayır gezenlere...

Mecnun olunmaz öyle, anlatamazsın iki yüzlülüğünü aşkı bilenlere...


gitmek abartılmış bir meziyettir modern dünyanın coğrafyasında

halbuki gitmek bir basamaktır üç beş günlük ömrün son sayfasında...


kaç şehir terk etmek gerekecek ya da kaç yürek anlaşılmadan kalacak

basittir oynadığımız oyun halbuki neden hep çözülemeyen bir sırrımız olacak...


bak gözlerime çoçuk, bak...aynadaki yansımam bak bana aynada

bak deli kızım bak kendine...yılmadın ama yorgunsun anlamada...


sözlere itimadın kalmasa da memnunsun acılarından ve hamurum belâdan

bırakmak istediğin anda aramayı, tut aynadaki yansımanın iki yakasından...


sözlere itimadın kalmasa da... hep inandın sen bilmediğin bir aşka...

istersin belây-ı çünki ister seni belâ.......................................


hamurun belâdan belâyı belâ sananlardan uzak dur ki onlar bilmezler

belâ ilen aşk aynıdır mizanda...

24 Haziran 2010 Perşembe

Sus...Dinle...Anla... Bu Bir Emirdir (!)

sus... adınla başlıyorum... eş sayıyorum adını adıma...
dinle... adını unutuyorum... yasak sayıyorum yüreğini yüreğime..
anla... kendimi avutuyorum... geçer sayıyorum yalnızlığını yalnızlığıma...
ve bir küçük kızın pamuktan şeker yiyememesi gibi.. yasakmış gibi..
çok tatlı diye yiyememek çelişkinin âlâsı?
büyüyünce geçiyor mu sanki yasakların tatlı olma
halet-i ruhiyesi?
küçücük aklımla da bulamamıştım doğruları ben zaten!

büyüyünce
geçiyor mu
sanki sevmek?
ve canının acıması?

22 Haziran 2010 Salı

ve hep bir özleyiş... kayboluşla varoluş

nedir anlamadığın? nedir çözemediğin? bir düğüm olmuşsa kelimelerin ve kimsenin haberi yoksa kafiyelerinden neye yaradı dünyayı kurtarmak istemelerin gözbebeklerinde? duydu mu ruhu ya da karıştı mı aklı? algılarını mı değiştirdik yoksa duygularını mı? bir kuru heyecandan bir kuru söz bile kalmadı... şehir aralarında aradın onu, şehir aralarında buldun ve yine sen onu kaybettin şehir aralarında...

kaybettiğin sen miydin yoksa benlik-senlik meselesi miydi çözülemeyen ya da çözülmek istemeyen... bir kuru heyecandan... bir kuru söz... kalmadı bile... güneşin doğuşunu ve batışını atfettirişin vardı gözlerine... güneşi de feda ederdin bir söze... bir bakıştan yaratamadın heyecan... oysa şehir aralarında kayboldun sen...

bir küçük kızın kaybolduğunda keşfetmesi gibiydi dünya... varlıkla yokluğun bir oluşuydu adeta... kalmaması ikiliğin ve ikilemin zihinde... yekpare anlara adanmıştın... anlatamadın...

ve hep bir özleyiş... öteydi bu.. Kalû Belâ'dan kalan.. bir mısrayla anlatılan...
sen Elest Bezminde gördüğüm müydün? göz kırpan bana...
ne vazgeçilebilen ne kavuşulabilen... ama iliklere kadar işleyen..
öteydi bu... kayboluşla varoluş..aynıydı mizanda...
candı ama candan öteydi... vardı ama yoktu...
hayal dünyana ait olmayan bir gerçeklik vardı bu işte...
ve sen bilsen yine adardın bir ömrü bu bulunamayana...
cefası da güzel uğruna...
başlangıcı her şeyin;

-Elestü birabbiküm?
-KALÛ BELÂ...

21 Haziran 2010 Pazartesi

kadın elini masaya vurdu!..

Sonra, kadın elini masaya vurdu…

adam düşürdü elinden kadehi…

bir kırık kadeh kaldı şimdi bir hikayeden…

herhangi bir yaşanmışlıktan bir yalnızlık kaldı…

adanan zamanlara hüzün vurdu,

sonra hüzün kendini vurdu…

tek ses…

tek nefese değdi…

kutsala atfedilen tek günah

tek günaha karşılık bir dua geldi…

sonra kadın elini masaya vurdu…

astı tüm korkuları gözbebeklerine,

kendini sordu kendine

sonra kadın adını unuttu…

Havva’dan saydı günahı elma tadında

ve hazırdı her şeyi unutmaya,

unuttuklarını yeniden öğretsin diye Adem…

Adem’den dinlesin diye bildiği tüm hikayeleri unuttu kadın…

Ya da unut-muş gibi yaptı kadın… bunu hep yaptı kadın…

Kadın elini masaya vurdu...

cam parçalarına karışmış bir el gördü adam

Telaşla

Korkuyla

Sarıldı…

Ama görmedi

Gözbebekleri kendine dar geldi

Kan değdi eline…

Sonra kendine geldi Adem oğlu

Ama bilmedi yine

Kadın elini masaya neden vurdu?


06.05.2010



18 Haziran 2010 Cuma

dev gibi sevdi...

dev gibiydi onu kollarına aldığında...
cüceydi ben gideceğim dediğinde aslında...

dev gibi cüceydi, sonra cüce gibi devdi...
Lâkin gönül her ikisini de sevdi...

17 Haziran 2010 Perşembe

öğrendim sevgili!

öznelerine ihtiyaç yoktu, ben eylemleri sevdim...
kahrolası bir anlayışla sevdim eylemsizliklerini de...
yanlış anlaşıldım, halbuki bilmediniz anlaşılmak istemedim hiç...
saklanayım dedim en kuytuya; yüreğin bana dar geldi sevgili!
ve ben öğrendim gitmek ile gitmemek arasındaki çizginin
sevmek ile sevmemek arasındaki çizgi ile aynı olduğunu...
ve acıdığını parmaklarımın sıkmakla... öğrendim bunu sevgili...






16 Haziran 2010 Çarşamba

Hegemonik Yalnızlığım...


Hegemonik yalnızlığımdı bu… meşruiyetini bile kazanmıştı…
Güçlü olmanın yalnızlığıydı bu… çok sevmeye çalışmanın kefareti belki de…

Anlaşılama olgusuyla güdülenmek… işte bu yüzden paragraf başlarında hep kendini anlatmak… ama yine de anlaşılamamak… anlaşamamak…

Engel olmaya çalışmaktı bu… kaybetmeyi reddetmek… direnmek; kaybetmemeye direnmek…
Ve karıncalanması bütün algı duvarlarının…

Algılanamamak kadar algılayamamak…
Belki de sol yanının felce uğramasıydı… tam sol yanında… yüreğinin sıkışması…
ve bunu senden başka kimsenin fark edememesi…
Yanağının kızarması gibi sanki… kimse onu da fark etmemişti…

Ama hegemonik… fark edilemeyen hegemon…
Anlaşılamayan.. çözülemeyen… bilinemeyen…
Ansızın gidiverecek olan…

14 Haziran 2010 Pazartesi

Pamuktan Helvadır; Bir Adam ve Bir Kadın

Benzetmeler tükenir şehrimde, biliyorum "şehir küçük"...
Kafiyeler biter odamda -ki tasa hayata dâir büyük...

Paragraf başlarına adanmış gibi görünse de cümlelerim
Ben bir deli kız, son sözü hiç söylememeliyim...

Bağdaş kuruyoruz hüznün kaldırım taşlarına
Bir adam ve bir kadın isyan ediyor aşklarına...

İkisi de kırık dökük ama koca bir aşktan arda kalanmış...
Bir de yürekleri -ki onlar da toza bulanmış...

Adam gitmek zorundaymış yosundan hayaller erirken
Kadın hiç anlamamış neden gider ki severken...

Ama yine bağdaş kuruyoruz hüznün kaldırım taşlarına
Bir adam ve bir kadın bakıyor ardakalan aşklarına...

Şehirler değişir, bizde zaman değişir - değişmeyen bir adam ve bir kadın...
" Sizi anlamayan şehirlerse ' haydi durmayın yakın' ..."

Kadın kendi gibi biliyor, adam gidecek yine başka şehirlere
Hayat bedelini ödetiyor söylenmemiş sözlere...

Belki başka şehirlere ey aŞk!!!

Ama kadın temize çekecek onu bütün aşklarında...

Hikayeler yarım kalmalı böyle, şehirler ardına bakılmadan terk edilmeli
Hatta bir daha uğramamak üzere...
Zamanlar geçmeli üstünden bütün küllerin - ki beklenmeye değsin...

Vuslat ; iki hece...vuslat gelmez bir kelime...

Sevda bilmeyenlerin elinde oyuncak olurken başladık biz boyumuzdan büyük laflar etmeye...
Lafla gemi yürümez dediler ; gemileri yürüttük hasret denizinden....

bir adam ve bir kadın...
yosundan hayallerdir bizde aşk...
akikten yüzüktür...
pamuktan helvadır...
sözden gemidir...
yürekten sevdadır...
ve bilinir ki

Ahh Min'el aŞK duamdır...

19.05.2009