9 Haziran 2017 Cuma

Sadece Şiir


Tadına varmalı insan yaşamın,
Hissedebilmeli güneşin sıcaklığını, yağmurun rüzgarını
Mutlu kalabilmeli toprak kokusunu alabiliyorsa yahut da penceresine konan bir kuşla konuşabilmeli
Çiçekleri olmalı insanın, çiçek yetiştireceği bir evi de olmalı
Onlarla neşelenip onlarla büyümeli yahut soluyorsa insan da günden güne yerini değiştirebilmeli çiçek misali

Dostları olmalı insanın bir bardak çaya tav olan
Kimi zaman bir şiir etrafında kafa patlatabilirken saatlerce
Bazen de günlük telaşlardan da dem vurabilmeli
Gel dediğinde sorgulamayan dostları olmalı

Kitapları olmalı insanın kelimelerini ödünç aldığı gibi duygularını da eğiten
Mesela bir kitaplığı olmalı başından saatlerce ayrılamadığı
Altı çizgili satırlarını okumaya doyamadığı kitapların başında zamanı unutabilmeli insan

Sahiplendiğin şehirlerin olmalı, tek şehir yetmezse yeniden sahiplenmeli
Bazen şehirler kabul etmez sizi, siz ne kadar sahiplenseniz de
Kaybolduğunuz sokakları olmalı o şehirlerin
Ve hangi şehirde olursanız olun özleyebilmelisiniz annenizi

Aşık olmalı insan kavuşamayacağını sandığı birine
Cümleleri olmalı ona dair, gidişine dair, vuslata dair
Bir gün kavuşursa da bir bakışıyla mutlu olmalı
İnsanın saatlerce konuşabileceği bir sevdiğinin olmasına eyvallah da  
Saatlerce susabileceği biri olmalı hayatında

Çocukça hevesleri olmalı insanın,
İçinde hiç büyümeyecek bir çocuk büyütmeli
Ünvanlarından ya da görevlerinden ayrı bir benlikle tanımlayabilmeli kendini
Sadece bu yüzden mutlu olmalı

Bazen sadece durup dinlemeli yalnızlığını insan
Huzur bulabilmeli kendiyle de
Sadece susup anlamaya çalışmalı
Hiçbir zaman anlayamayacağını bilerek


09.06.2017



5 Kasım 2014 Çarşamba

çok zaman var ki..

  Değmedi kalemim kağıda çok zamandır... Biriktirdim ama tüm çaresizliklerimi anlatmak adına olmasa da; yolum yine düştü anlatmak sevdasına... Kaç yalnızlıktan oluşmuştum ben, kaç çaresizlik vardı kalbime giden tüm yollarda... Ve anlatmazsa yazar nasıl nefes alabilirdi gezdiği şehirlerin tüm çıkmaz sokaklarında... O yüzden anlatmaya karar verdi yeniden... Tüm yazar ruhlular bilirler ki susmak değildir bizimkisi; biriktirmek, beklemek, gözlemek ve daha çok sevmek.. Sevginin inanca dönüşmesidir gözbebeklerinde gördüğümüz de, tüm acılardan sonradır ancak bu.. İşte bizi en çok susturan da bu acılardır; elimize kalem almamıza sebep olan da... Mutluluk herkeslerin bildiği ve gördüğüdür nihayetinde; biz yazar ruhlular mutluluk öncesine de talip olanlarız. Şair ruhlu demek haddime değildir henüz, belki eskiden olsa derdim ama artık büyüdüğümden olsa gerek şair dünyasının toz pembesinden uyanıp gerçek bir gökyüzünün maviliğinde yazmaya karar vermişimdir. Tüm acıları görebilirim bir çocuğun bakışında, ama anlatmak yüreğine en çok ihtiyacın olduğu andır o.. Yüreğim cesaretini yitirmişse de çok uzun zamandır insanlığa, sevdaya ve yaşama dair, şimdi bir damla dahi olmaya razıdır çünkü çok susmuştur; susmuş deyiysem yazar susması gibidir. Realizme öykünmesi gereken en son insanlar olan biz; idealizm kazansın diye realist gibi davranmaya mecbur olmuşuz; halbuki tek derdimiz değil mi bir çocuğun gülmesi.. İnsanlar unuttu ya insanlığı, tüm acılardan toplayarak tüm gerçekleri devşirerek geldim; ve en çok acıyı anlatacağım yine de...
Sevmek mi? O hep baş köşemde..

05.11.2014 

6 Ocak 2014 Pazartesi

Her bakış

Ben tarihe kayıt düşmeseydim de bakışın kalacaktı anda.. ben yine düştüm kaydını bakışlarının.. Zamansızlığın içinde zaman oldu cümlelerim ve seni bulan sadece devrikliği değildi kelimelerimin, bir bakış ki asılı kaldı gözbebeklerinde.. Ayrılığı anlatırken gelişleri de anlatan, hem ağlatmayan hem de kavuşturan bakışını çizdim aklımın en kuytu yerine ve o bakışı yüreğimin en derin köşesinde cız ettirdim her anışımda.. Devrik oldu diye cümleler devrik oldu bizde sevda. Sıradışılığına vurulmadan sıradanlığında akışına vurulduk önce. Farklılığını aramadan farkını yaşamamızdan belki de.. yüreğe yapılan her devrimin öncesinde çalkalanmadan en duru haliyle tanıdık kendimizde bir diğerimizi.. Sonrasında birleşti her bakış...

27 Kasım 2013 Çarşamba

BİR İSİMDİ SALİH

   Kaybettiklerinin hesabını yaparlar küçük çocuklar; mesela bir bilye oyunda, mesela bir oyuncak yolda… Kız çocuğuysa en fazla tokalarını kaybeder.  İşte öyle zamanlardan hemen biraz sonra tanıdım Salih’i; kolunu kaybeden Salih’iAğır gelir demişlerdi o kitap sana, ağır geldi. Uzun demişlerdi, bitiremezsin demişlerdi; soluksuz kaldım.
  Bazen siz kitapları değil, kitaplar sizi bitirir; cümleler sanki zihninize bir örümcek gibi yapışır. Örümcek ağlarının çeliklerden bile sert olduğunu biliyor muydunuz, işte o ağlar gibi örülür beyniniz de her kitapla. Belki de çok kitap okuyanlar o yüzden toplumdan soyutlanır, herkesten farklı hayaller kurar onlar hatta kitap kahramanlarına bile aşık olurlar; en çok da öyle insanlar mutsuz olur belki de. Hayalleri hiçbir zaman gerçeklerle bağdaştıramazlar. Sevdikleri, kitap kahramanları gibi olsun isterler önce, sonra kitap kahramanları sevdikleri olsun isterler, bazen kendileri kitap kahramanı olurlar. Çok karışır kavramlar birbirlerine, o saatten sonra onlar sadece okurlar. En sevdiğin kitap sorusuna cevap veremeyerekdurakladıkları zaman anlarlar deryada bir inci tanesi olduklarını. En sevdiği tek bir kitap olan sığ insanlardan uzak durup, daha çok okurlar. Nasıl ayırabilirim ki en sevdiklerimi, onlarcasını birbirinden ayırmak ne zor. Sevda ve nefreti karıştırdığım zamanlarda Adem ile Havva’yı sevdim Lâ’da, Kabil’le Habil’i sevdim. Hasan Sabbah’ı sevdim isyankar yanımlahem de Semerkant gibi bir şehirde. Babil’de ölüm oldum, İstanbul’da aşk. Ebrehe olmak istedim puslu kıtalarda; gizli kalmayı sevdim bulunmayı umut ederekAma en genç halimle Salih’i sevdim. İlk onunla başladım kahramanlara aşık olmaya, romanın içine girip orada yaşamaya ilk onunla başladım. Nar Ağacı’nın romanında yazarın fotoğraflara dalıp, fotoğraflardan içeriye girip o anı yaşaması gibi yaşadım kitapları, ben de kitapların içine giriyordum gizlice, üstelik kimselere hissettirmeden. Bir bulanıklıkla başlıyor her şey,sonrasında gönül ferahlığıyla kalıyorum orada. Kimliğimden arınıp, yeni kimlikler yaratıyorum kendine. Bağımsız yanımla dünyaya bağımlı halim arasında çoklu kimliklerimden dem vuruyordum çoğu kere ama unutuyordum bu kimlikleri kitaplardan çaldığımı. Biliyordum ben, gerçekte bir fedai olamayacağımı; ne bir kahraman, ne sarayda bir cariye ne devlete hükümdar olabilirdim. Biliyordum cümlelere dahi sığamayacak bir aşkhikayesinin kahramanı olamayacağımı, bu yüzden sahipleniyordum kahramanları. Sahiplendim Salih’i de, vatanı sahiplendiği gibi sahiplendim tek koluyla onuKaybetmenin ne denli büyük olduğunu anladım küçücük aklımla. Kaybettiğini neyin uğrunda kaybettiğini bilmenindeğip değmediğini görmenin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Çoğu insanın aksine kitaplara isimlerini veren başkahramanları değil, yan kahramanları sevdim ben hep. Vatan için mücadele eden binlerce kahramandan biri olan, üstüne binlerce sayfa yazılıp anlatılması gereken Küçük Ağa’ya değil, Salih’e sevdalandım küçücük yaşımda. Kaybedişine üzüldüm, isyan ettim yokluğuna kolunun, ağladım bir kolun yokluğuna. Derdi bir toka, bir oyuncakbiraz para kaybetmek olan çocuksu dünyadan uyanıp bir kol kaybetmenin acısını yaşadım bir anda. Terk edilmişliğin, dışlanmışlığının damgasını yedim aniden; zaten her şey aniden oldu, aniden… Savaş dönüşü kolum yok diye küstüm dünyaya, düşman kesildim herkese, alay konusu oldum her yerde. Üstelik savaş kaybedilmiş, şehirler yamalanmış, insanlar aç kalmış. Ruhlar inanmayı bıraktı bırakacak, şehir sanki tüm kalelerinden düştü düşecek. Kırk yıllık dostlar bile birbirine düşman olmuş, Niko bile terk etmiş beni; Salih’inNiko’su olmaktan vazgeçip Niko’nun Salih’i yapmış beni. Bir Yunan, bir İngiliz sevdası başlamış. Herkes sanki birden yeni bir kimliğe bürünmüş. Çok yalnızım, çok. Sevenim yok, amacım yok, çarem yok. Ve ben bu zamanlarda seslendim Salih’e “Ben varım, yalnız değilsin.” diye. Evet acıdım ona, ama sevdim. Bir kadın gibi acıdım, bir kadın gibi sevdim ilk defa. Çocuk değildim artık, diyorum ya büyüdüm aniden.
  Yeni başlangıçlar için gerekti derin yıkımlar, yerüstüne taş kalmaması gerektiği gibi insanda da umut kalmaması gerekti. İşte öyle bir umutsuzlukla tutunduk Kuvay-ı Milliye’ye. Salih’le birlikte inandık önce vatanın kurtuluşuna ve bir kolu verdikten sonra bir canı da verebileceğimize. Biz bir kol verdik, kimi bacağını verdi, kimi gözünü, kimi evladı, kimi de canını. Zaten her şeyimizi verdikti; düşman çizmesi toprağımızda gezerken biz kendi vatanımızda yadırgı olduktan sonra her şeyimizi vermiş olurduk, varsın canımızı da verelim de o günleri görmeyelim dedik. Hem böyle yalnız, böyle çaresiz, böyle dışlanmışlıkla yaşayacağımıza dağda, gölde, ovada birlik olalım dedik. Birlikte ikna ettik İstanbullu Hoca’yı da. Önce biz inandık, bir avuç insan, bir avuç Kuvva; sonra Anadolu inandı, Hoca inandı ve nihayetinde İstanbul bile inandı bize. Hoca İstanbul’u savunmayı bıraktığından değil, biz İstanbul’u savunduğumuzu da Hoca’ya anlattığımızdan beri safı değişti tarafların, gidişatı savaşın bir ölümden bir doğum yaratmak gibiydi. Biz kaybetmeyi göze alarak çıktığımız bu yolda kaybetmeyenlerden olacağımıza akıl sır erdiremezdik, ama oldu. Salih’ten sonra bile içten içe kazanmak için ne denli büyük kaybetmem gerektiğini bildiğimden tahammülü öğrendim -ki ben Salih gibi bir vatan kaybetmiyordum modern zamanlarda, en çok kendimi kaybediyordum ama çok geçmeden buluyordum sayfalarda. Bir savaş bittiyse de tüm sonuçlarıyla, modern zamanlarda başka savaşlar sürüyordu nihayetinde memleketin çocuklarının aklında. Geçmişe minnet duymayan zihinler, bugünlerle yetinemiyordu. Ve ben en fazla kendimi kaybediyorum, ama yine de bir ismi anıp minnetimi gösteriyorum ya da ben öyle varsayıyorum.
  Salih’le İstanbullu Hoca canla başla çabalarken ben genç yaşımda yorulmaktan şikayetedemezdim ya, ben de yardım ettim onlara. Savaşın orta yerinde cepheye su taşıyan kadınlardan biri oldum bazen, yaraları saran hemşire oldum. Bir şekilde yer ettimhikayelerinde, ama siz göremezdiniz. Savaşın orta yerinde kahramanlardan sıra gelmezdibana, gelmesindi zaten. Küçük Ağa vardı, Küçük Ağa gibi binlercesi, Salih gibi on binlercesi. Hacim kaplamadan hikayelerde yer etmeyi öğrendim böylelikle. Kitapların değil de içindeki düşüncelerin ne çok yer kapladığını yaşayarak öğrendim nihayetinde.
  Sitemim olmadı hiçbir zaman Salih’in hikayede çok yer etmemesine ya da Küçük Ağa’nın çok yer etmesine.  Bu hikaye Küçük Ağa’nın hikayesiydi sonuçta. Hem herkes Küçük Ağa’yı anlatırken, Salih’i bir tek benim sevmemi de sevmiştim. Kıskanmak duygusunu da öğrendim kadın aklımla. Bir kaşifin heyecanıyla, bulduğunu anlatmak istermiş gibi anlatmak istedim Salih’in hikayesini, en saf haliyle, en çocuksu gözlerle. Ama korktum, bulduğunu kaybedecek olanların korkusuyla korktum, istiridye gibi saklamayı kabullendim hazinelerimi. Şimdi ise elim kağıtta anlatmak isteğimin en fazla olduğu yerdeyim; en dışlanmış halimle, dünyadan soyutlanmışlığımla ve tüm yalnızlığımla anlatıyorum Salih’i, üstelik kazandığı toprakların üstünde bir yolculukta, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan köprünün üstünden geçerken. Bu yüzden ölümsüz bir meslek olmalı yazarlık, ben unutamıyorsam Salih’i anıyorum demek ki yazanı da göz ucumla. Belki de hala büyüyünce yazar olmak istemem bu yüzden.
  Kalemim vuruyor beynime, hafızam kayıplarda; üstünden seneler geçmiş bir kitabın ayrıntıları hatırlamaya çalışıyorum ama aklımda sadece Salih. Seneler geçtikçe seveceğim adamı tarif etme isteğim çoğalsa da yine de bir cümleyle geçiştiriyorum: “İçinde Allah korkusu, yüreğinde memleket sevdası olsun.” Kaşı, gözü muamma belki, kolu da kayıplarda ama o yine de vatan koksun ve öyle bir adam olsun ki kıskanmasın Salih’i, ona dair cümlelerimi. Öyle bir adam olsun ki;
En sevdiğim romanın en yakışıklı kahramanının ölüşüne birlikte üzülebilsek,
yakışıklılığının yüreğinde  derûnunda olduğunu bilerek.
İçimi heyecanlandıranın bir memleket sevdası olduğunu bilse.
Birlikte adımlasak memleketimin her karış toprağını.
Vatan denildiğinde sussaken ön safhada biz olsak.
  Böyle cümlelerle ilham verdi bana Salih, severken bile içimde toplumcu cümleler büyüttüm sayesinde. Toplumcu oldu bizde sevda hep bir parça, sanat için sanat anlayışını hep uzaktan hayran hayran seyrettik. İsyankar olmasak da muhalif kaldık ama her şey bir avuç toprağa kaldı nihayetinde.
  Cümlelerim inandı Salih’e de filmler inanmadı. Hayallere görsel kalıplar sığdırmak fikrine Salih’le birlikte karşı çıkmıştık ama o, Yeşilçam’ın o zamanlar sadece siyah beyaz olan renkli dünyasına kapıldı. En çok bu konuda tartıştık, belki de sadece bu konuda ayrıştık. Ben idealist yanımla savunurdum; filmler kitapların yerini tutmaz diye, o ise toplumcu yanıyla kitap okumayanlara gerçekleri hem de harp gibi bir gerçeği anlatmak istemesiyle sustururdu beni. Ben büyüdükçe anladım Salih’i ama ben büyüdükçe de çoğaldı okumak yerine izlemeyi tercih edenlerin sayısı, ben inanmak zorunda kalmıştım. Bir gerçeğe ne kadar süre idealist yaklaşabilirsin ki. Evet, o zamanlar ilk hayal kırıklığım oldu Salih’in filmi aslında Küçük Ağa’nın hikayesi. Ben Küçük Ağa’nın gözüyle bakmadığımdan olsa gerek ya da bu kitabı Salih için yazılmış varsaydığımdan olsa gerek Salih’i Çetin Tekindor oynayacak sanmıştım. Düşünebiliyor musunuz, başrol oyuncusunu yakıştırmıştım Salih’e. Hayalimdeki Salihumutsuzdu, çaresizdi ama bu kadar dağılmış değildi, bir savaşa can verecek kadar cesurdu. Tren şehre girer girmez içimde bir ürperti ile kalakaldım, belki de ilk 15 dakikadan sonra filmi izlemek benim için anlamsızdı. Annem ne diye ısrar etmişti ki. “Gel bak filmi başlamış, seversin sen” dediği günden beri hep korkuyorum, filmini izlemekten okuduğum kitapların. Sanki hayal ettiklerimi benim gibi hayal edemeyecekler gibi. Salih’le başlayan bu korkum hep devam etti, mesela hep düşündüm Aşk ve Gurur film için ideal bir kitaptı ve filmi de olabilecek en iyi şekilde yapılmıştı. Elizabeth de Darcy de olması gerektikleri yüzyılın insanlarıydılar ama yine de bir şey eksikti, eksik olan şeyi hiç bulamadım. Belki de ben fazla anlamlar yüklüyordum kitap kahramanlarına. Nietzsche Ağladığında’nın filmini yarım bıraktım bu yüzden, kitabını çok sevmeme rağmen. Uzun Hikaye’de oyuncuyu sevsem de sonu kitapla uyumlu olmamış dedim. Hep bir mazeret buldum filmlere üstelik en sevdiğim kitapların filmlerine daha fazla mazeret buldum.
  Salih beni hayal kırıklığına uğratmasaydı filmiyle, başka bir film beni hayal kırıklığına uğratacaktı ama ben ilk Salih’le yaşadım kitapların filme çevrilmesi hayal kırıklığını. Unutulmayan şeyler varsa hayatta o hep yaşadığınız ilkler oluyor; ilk sevdanız, ilk kıskançlığınız, ilk hayal kırıklığınız. Salih’e sonuçta başkahraman bile değilken fazla anlam yüklediğimi söyleyeceksiniz. Oysa ilk fazla anlam yüklememdi önemli olan. Acaba Çetin Tekindor Salih’i oynasaydı, çok mu haksızlık ederdim İstanbullu Hoca’ya? Ya da o zaman hayal kırıklığına uğramaz mıydım? Her şey benim hayal dünyamda kusursuzca yer ederken kusursuzca inandım yine de Salih’e çünkü ben hala kafamın içindeki adama inanıyorum. Ben yarattım o adamı diyorum, yazarına saygısızlık etmek için değil ama her okuyucu kendi kahramanını yaratmaz mı nihayetinde. Yazarın kafasındaki kahramanla birebir örtüşmez çoğu kez kafamızdakiler. Benim inandığım Salih’le yazarın yazdığı Salih ne kadar aynı ya da filmdeki Salih benim yarattığım Salih’e ne kadar yakın. Bildiğimiz tek şeyse Salih’in yaşadığı; etiyle kemiğiyle, geçmişte, savaşın orta yerinde yaşadı o. Herhangi bir askerden biriydi Salih. Yazarın Salih’iyse benim beynimin içinde yaşıyor. Küçük bir anıda, yarım yamalak bir sevdada, vatan kokan sevgilide, filme çevrilen kitaplarda... Bir şekilde hayatın bir köşesinden geçti Salih. Yer etti çocuk zihnimde ve büyüttü beni bir kolun yokluğuyla. Ne zaman eksik bulsam kendimde, saçımdamakyajımda gülüp geçiyorum. Dünyayıkılmışcasına eksikliklerini tamamlamaya çalışan kadınların aksine bir kolun eksikliğini yaşadım ben deyip acıyorum kendime. Aniden eksildi kolum, aniden değişti dünyam, aniden sevdim, aniden anladım sevdiğimi. Böyle değişmişken benim dünyam, böyle dağılmışken ben, Salih ise bir isimdi bir romanda, savaşta bir asker olduğu kadar gerçek bir isim.
  Savaşın doğduğu coğrafyada sevda da doğdu, insanlar ne savaşmayı ne sevdayı bıraktı. İnanmak unutuluyordu az kalsın ama ben inandım o adama. Siz de inanın diye yazıldı buhikaye, siz de bilin Salih’i diye. Başkahramanın rolünü çalsın diye değil yanında yer etsin diye.






27 Mart 2013 Çarşamba

adamlar ve kadınlar

Yalnızlığı insanın hiç azalmadı,
hiç de çoğalmadı...
Adem Havva'dan önce de yalnızdı,
Havva'dan sonra da..
Adem Havva'dan önce ne kadar yalnızsa,
Havva'dan sonra da o kadar yalnızdı...
Sadece birlikte mutluydular
ama ayrı ayrı yalnızdılar, hep yalnızdılar...
Bir suça ortak oldularsa da,
bedelini ayrı ayrı ödediler...
Mutluluğu birlikte yaşadılarsa da
hüzünlerini hep kendi içlerine attılar...
Bu yüzden adamlar ve kadınlar
ayrı ayrı hep yalnızdılar...
Ne eksik ne fazla
hep aynı kıvamdaydılar...

26.03.2013

25 Mart 2013 Pazartesi

heyecanınız

sözleriniz sadece hissettiklerinizin ufak bir yansıması..
ama gözleriniz bayım, anlatıyor derin yalnızlığınızı..
sadece bu coğrafyada eğreti kalmak gibi bir kimliğiniz yok sizin
yüreğimde heyecanınız da var.


25.03.2013


18 Mart 2013 Pazartesi

iki defa

ben hiç üç şey arasında kararsız kalmadım; hep iki şey arasında kararsız kalıyordum...
iki yol ayrımında, yabancı bir yolcu iki şehir arasında...
sabahları iki bardak çay içiyordum; ne eksik ne fazla...
iki kere ağlıyordum, hep daha fazlaydı sol yanağımda yaş; eşitlenecek varsayıyordum...
kapıyı iki defa kilitliyordum; daha güvende olacağını sandığımdan ama çoğu zaman alışkanlıktan..
sevdiğim tüm satırların altını çiziyordum ama en sevdiklerimi iki defa çiziyordum...
iki kere şans veriyordum insanlara, üçüncüyü almıyordu içim..
ve böylelikle iki defa kandırılıyordum her defasında, ve sonuncusu bilerek..
ama insanlar hiç hata yapmamamı bekliyorlardı ben onlara şans verirken de hatta..
şarkıları iki defa dinliyordum, ama sadece ikincisinde eşlik edebiliyordum.
anneme iki defa aşık oluyordum; ona baktığımda ve bir de kendime baktığımda..
iki defa sevdim ben; iki kere yalnızdım ben..
iki kere terk ettim, iki defa terk edildim..
daha fazlası olmuyordu.
iki şehre bağlı kaldım ben; biri kalbimi aldı, biri aklımı..
iki saat bekledim gelmeyen bir gideni; bir dakika bile fazla değil..
iki kere dönüp baktım ardıma giderken.. iki kere dua ettim o anlarda..
iyi olsun ve gelsin diye gelen..
İlk defa aklım ermediğinde çoktan kalbim iki defa kırılmıştı..
çoklu kişiliklerden dem vuruyorum ama sadece iki kişiydim nihayetinde..
ben ve yalnızlığım; kalabalıktık koskoca şehirlerde..

18.03.2013